Akademik personele 2 kere
2 kaç eder diye sorduk
-Mühendis sürgülü cetvelini çıkararak
hesapladı: 3,99.
-Fizikçi, "3,98 ile 4,02 arasında bir
yerde."
-Matematikçi, "cevabı bilmiyorum, ama bir
şeye eşit olduğunu kanıtlayabilirim."
-Bilgisayar mühendisi 10. iterasyonda 3,99999998.
-Kimyacı 2 numaralı elementin helyum olduğunu göz
önüne alarak proton devri denen reaksiyon zincirinin son halkasını yazdı:
3He + 3He ---> 4He +
2p + 13.0 MeV enerji.
-Felsefeci sordu: "2 kere 2 epistemolojik,
ontolojik, etik ve metafizik olarak ne anlama gelir?"
-Mantıkçı çarpma işlemini sembolik mantığın
"ve" bağlacı olarak gördü ve doğruluk tablosu hazırladı: "doğru,
yanlış, yanlış, yanlış."
-Muhasebeci kapıyı ve pencereleri kapatıp sordu:
"Siz kaç etmesini istiyorsunuz?"
-Ressamımız bir sürrealist idi ve "balık"
dedi.
-Sosyolog tarihsel diyalektik ilkesi gereği 2 ile
2'nin çarpışamayacağını, ancak 2'nin antitezi ile çarpışabileceğini ve sadece bu
şekilde bir sentezin ortaya çıkabileceğini bildirdi.
-Psikolog bunun bir bölünmüş
kişilik sonucu kişilik çatışması olduğunu belirterek cevabın şizofreni olduğunu
söyledi.

Analojiler
En kötü analojiler yarışması yapıldı. Kazananlar şöyle
yazmış:
- Sadece tecrübenin verebileceği bilgelikle konuşuyordu,
tıpkı güneş tutulması sırasında çıplak gözle güneşe baktığı için gözleri
kör olan ve şimdi ülkeyi dolaşarak güneş tutulması sırasında çıplak gözle
güneşe bakmanın zararlarını anlatan adam gibi.
- Küçük kayık, bir bowling topunun kesinlikle
yapmayacağı şekilde, gölde salınıp duruyordu.
- McBride 12 kattan düşerek sebze çorbasıyla dolu ağır
bir çanta gibi kaldırıma çarptı.
- Saçları hapşırıktan sonra parıldayan burun kılları
gibi parıldıyordu.
- Gözleri, ortalarında iki büyük siyah noktası olan iki
kahverengi daire gibiydi.
- Kelime hazinesi eee, şeyinki kadar kötü.
- Boyu 187,5 cm'lik ağaç kadardı.
- Dolu, sıcak yağda kızartılan kurtçuklar gibi kaldırımdan
sıçrıyordu.
- Kaderin uzunca bir süre birbirlerinden ayırdığı
sevgililer, biri 6:36 da Ankara’dan kalkan ve saatte 80 km hızla giden, diğeri 4:19 da
İstanbul’dan kalkan ve saatte 65 km hızla giden iki tren gibi çayırda birbirlerine
doğru koştular.
- Dr Ötker paketlerindeki Dr kelimesinden sonra konulan
nokta kadar ünlü politikacı vefat etti.
- Ali ve Ayşe hiç karşılaşmamışlardı, daha önce hiç
karşılaşmamış muhabbet kuşları gibi.
- Gök gürültüsü, filmlerdeki fırtına sahnelerinde çıkarılan
ince metalin yırtılması sesi kadar korkutucuydu.
- Duvardaki kırmızı tuğlalar, tuğla kırmızısı
Crayola tebeşirleri rengindeydi.

AİLELER KAPIŞIYOR
Yarışma programlarında reklam arası verildiğinde
sunucu, seyirciler ve diğerleri neler yapar çok merak ettim her zaman. Araştırmacı
gazetecilik çocukluğumdan beri heves ettiğim bir meslek olmuştur. Gizlice
"Aileler Yarışıyor" isimli programın stüdyosuna sızdım. Tanınmamak için
bıyık ve burundan oluşan plastik maskelerden taktım. Fincan ailesi ve Tevekkül ailesi
kıyasıya mücadele ediyordu:
Beyaz: Evet sevgili seyirciler. Fincan ailesi yarışmayı
burun farkıyla ilerde götürüyor. Aslanlar.
Fincan Ailesi: Ehe he he. Yarışmacı arkadaşlara başarılar dileriz. He ehe.
Beyaz: Şimdi minik bir reklam aramız var. Lütfen bizden ayrılmayın. Bakın
çok rica ediyorum sonra içerde problem oluyo.
Yönetmen: Kestik. Beyaz'ım nedir bu halin? İki kelimeyi bir araya getiremedin
bugün.
Beyaz: Bu Tevekkül ailesi deli etti beni abi. Ne bakıyorsun ulan yarışma
sırasında kıl kıl. İt herif.
Tevekkül Ailesi: İt sana benzer maymun soyu. Niye taraflı oynuyosun lan. Koca
kafalı Fincan ailesi mi veriyo paranı?
Seyirci: Hüüüüü. Yuuuhhh. Sussana kel kafaaa.
Fincanlar: Ağzını topla kırarım çeneni karının kızının önünde. Hiç bi
soruyu bilemiyosunuz. Hayatta görmedim sizin gibi mal bir müessese.
Tevekkül: Kazık soruyonuz lan bize. Lan Beyaz hepsi senin başınıın altından
çıkıyo biliyorum. Sen radyocuyken şeker gibi adamdın be.
Seyirciler: Yuuuhh. Oraya geliriz tırı mırı ederiz. Tevekkül … Tevekkül duy
sesimizi.
Beyaz: Bi susun be sizde. 100 kişiye sorduk işte kardeşim. Kafamızdan
atmıyoruz ya cevapları.
Tevekkül: İnanmıyorum olm ben 100 kişiye filan sorduğunuza. Nerede bu adamlar?
Göster. İn midir, cin midir. Ne iş yaparlar? Kültür düzeyleri nedir?
Beyaz: Hepsi de aslan gibi kişiler. Senin gibi eşşek sıpası değil. Yönetmenim
izin ver dağıtayım şu herifin suratını.
Seyirci: Dağıt … dağıt. Şak şak şak. Sende alkışlasana lan.
Yönetmen: Yayına 30 saniye. Kendinize çeki düzen verin.
Beyaz: Sen var ya. Kazara finale filan kaliyim deme oğlum. Değil 500 milyon,
yağmurda gocuksuz kalsan 50 bin lira minibüs parası vermem sana. Sayıylamı verdiler
lan sizi bana.
Yönetmen: 10 - 9 - 8 - 7 - 6 - 5 - Off amma sıkıldım yaa. - 4 - 3 - 2 - 1 -
Yayın.
Beyaz: Ailelerimiz tüm gayretleriyle mücadele etmeye devam ediyor sayın
seyirciler. Takdir edersiniz ki aile kutsal bir kurumdur.
Yarışma sona erdi. Tevekkül ailesi son dakika ataklarıyla
finale kaldı. Beyaz çok delikanlı adammış. Aile reisi finale kalınca bin bir
yalakalık yaptıysa da yumuşamadı ve büyük ödülü vermedi onlara. Kıçıkırık
bir çeyiz setiyle kurtardı durumu.
Ben insanların incelikten kırıldığı programlardan
birinin perde arkasını ortaya çıkarmış olmanın gururuyla batan güneşe doğru yol
almaya başladım. Kavgayı gürültüyü arkamda bırakmış, dostluğa aşka doğru
ilerliyordum. Kırmızı yandı durdum. Yeşil yanınca geçtim.

MEDENİYET YÜZÜ GÖRMEMİŞ
MEKAN: ALMANYA
Her şey Almanya'da yapılacak olan "Internet nedir?
ne değildir ?" (Was Ist Internet !!) adlı konferansa konuşmacı olarak çağırılmamla
başladı.
1.Gün: Hava alanına gittim. Bavulların içinden
geçirildiği röntgen cihazı başında bir vakit oyalandım. "Hoca sizin işte
zevkliymiş, televizyon seyreder gibi" diye başlayan ve devam eden geyikler yaptım.
Memur bana kıl kıl baktı. Ekranda dikkatimi çeken bir objeyi göstererek memuru
dürttüm. "Şşş bak bu silaha benziyor, müdahale et istersen" dedim.
"Beyefendi beyninizi patlatırım" dedi. Sinirlendi. Turist taklidi yaparak
uzaklaştım. Uçağa bindim. Turist taklidi yapmak eğlenceliymiş. Uçakta da devam
ettim. "Raki, şiş kebap pek güzel. Gene gelecek ben" diyerek dolandım uçakta.
İlkokul öğretmenim gördü. "Hep salaktın, hiç değişmemişsin" dedi.
Somurttum. Almanya'ya vardım Otelime yerleştim.
2.Gün: Sabah erken kalktım. İlk konferansım
olduğu için heyecanlıydım. Zerre Almanca bilmediğim için yanıma bayan Ulrike'yi
tercüman olarak verdiler. Konferansın düzenlendiği "Werder Bremen Fuar
Merkezi"ne gittik. Organizasyonu düzenleyen ve beni bizzat davet eden Bay
Schlafgut'la tanıştım. Toparlak, sinir bozucu bi adamdı. Yanakları her daim
kırmızıydı. Kıllandım ama belli etmedim. Günün anlam ve önemini belirten açılış
konuşmamı yapmak üzere sahneye çıktım. Alman halkına yakın olmak için onların
dilinde bildiğim bir kaç kelimeyle başladım konuşmama:
-Guten Morgen
-heyooo
Güzel tepkiler alıyordum devam ettim:
-Guten Tag
-Yaşşaa Nuroll
-Ser guud ... ich komme ich komme
-hoppaa mır mır mır
Pot kırmıştım. Hemen konuşmama başladım. Türkiyede
internet gelişimini, zuxxi.com'un çalışmalarını, bizim ülkede sakalın kesilirken
"kesiliyorum ben" diye çatur çutur sesler çıkarttığını anlattım. Halk
geleyana gelmiş, Türkiye'den gelen bu Internet dehasını ağzı açık dinliyordu.
Renkli konular ve konuklarla bitirdim konuşmamı. Kürsüden indiğimde Bay Schlafgut'un
gözlerinin yaşardığını gördüm. "Üstad süpersiniz, mutlaka bir gün daha
kalmalısınız, misafirimsiniz" dedi. Akşam ülkeme dönüp sitemin başına geçme
hayallerim yatmış oldu. Yorulmuştum, yattm uyudum.
3. Gün: Bay Schlafgut sabahın köründe dikildi
başıma. "Dur iki dakka uyuyalım" dememe kalmadan beni tuttuğu gibi yerel
şenlikleri olan "Bira Festivali"nin yapıldığı meydana götürdü. İnsanlar
çılgın gibi bira içiyor dansediyorlardı. Her Türk gibi "Biz var ya biz, felaket
içki içeriz, erkek adamız" dedim. İçmeye başladım. Yerel danslarına davet
ettiler. "Yahu ben bilmem" diye naz yaparken "hadi hadi biz biliyozda mı
oynuyoz"u yapıştırdılar, orta yere sürüklediler. Alkol etkisini göstermiş
yanaklarım al, gözlerim şaşı olmaya başlamıştı. Deli gibi dansediyor, Alman
hatunlarına minik tacizlerde bulunuyordum. Bay Schlafgut tavırlarımdan kıllanmış
olacak ki beni oturttu ve futbol muhabbetine başladı. Alkol dilimi çözmüştü. Onu
ilk gördüğümde kafa atmak istediğimi, kırmızı yanaklarına yoğurt sürmek istediğimi
ama şimdi çok kral bi adam olduğunu anladığımdan filan bahsettim. O ise yakınlaşma
taraftarı görünmüyor, bana devamlı sarhoş muamelesi yapıyordu. "Biz var ya biz
acayip içeriz hey heyy" dediğimde patladı ve "Hadi lan dümbük. Siz hep
böyle dersiniz, iki tane içer sapıtırsınız" dedi. Tepem attı. 75.
yılımızın da verdiği gazla verdim veriştirdim. "Aptal Almanlar" dedim.
"Zaten her şeyin Alman malı olmasını istersiniz" deyince arkadan sarı
kafalı, çirkef suratlı bir oğlan seyirterek "bak orda dur. Bizim Alman patron
emretti tüm arabalara Lassa takıldı" deyiverince sinir sistemim daha fazla
dayanamadı ve kafa göz girişiverdim ikisine de. Onların da 75. Festivalleri olsa gerek
kenetlendiler ve hep birlikte hücum ettiler. Koşarak kaçtım. Yolda porno filmlerimden
birinde gördüğüm ve hayran kaldığım bir bayan sanatçıya rastladım ama durup
tebrik edemedim. Arkamdan 300 tane Hans kovalıyordu.
4. Gün: Yediğim hafif dayak yüzünden tüm gün
odamdan çıkamadım. Odaya giren temizlikçi kadınları taciz ettim. Bay Schlafgut'u bütün
gün telefonla işlettim. Televizyon seyrettim. Minibardaki abuk subuk yemişlerden, içkilerden
içtim. Ulrike'yi aradım odama davet ettim. Kabul etmedi.
5. Gün: Otelin arka kapısından gizlice
sıvıştım. 2 gün extra oda parasını ve minibar faturasını Schlafgut'un ödeyecek
olması en büyük zaferimdi. Arka yolları kullanarak Hava alanına ulaştım. Gitmeden
Free Shop'a girerek ucuza alışverişler yaptım. Bir futbol topu, bir oyuncak tabanca,
bir kalem, bir pergel bir de çukulata aldım. Uçağıma bindim. Artık ülkeme gelmiştim.
İçim huzur doluydu. İntikam alınması gereken son kişinin karşısına dikildim.
Bavulumu verdim. Memur beni tanımıştı. Önündeki televizyona daha dikkatle baktı.
"Bu ara milli maçlar var, sizin işler iyidir, bissürü turist, bavul felan"
diyerek onu iyice tahrik ettim. Bavul röntgencisi, silah şeklini görünce pek sevindi.
Balık oltaya gelmişti. Silah kaçırmaya çalışıyorum diye bana saygısızlık
ettiği için amirinden yiyeceği bir ton fırça ile başbaşa bıraktım onu. İçimden
"ben ki 300 tane Alman'ı dize getirmişim. Pehh. Adammısın?" diye geçiriyordum.
İçte ve dışta aldığım ardarda zaferlerle 'zuxxi.com
genel merkezi'ne ulaştım. Artık sitenin güncellenmeleriyle uğraşabilirdim.

TAVŞAN İLE KAPLUMBAĞA.
Severim ormanları. Sık sık gezerim. Ebegümeci,
kuzukulağı toplar kaynatırım. Doğa insanı derler bana. Gene bu tür gezilerimden
birinde bir tavşan gördüm. Ağacın altında keyifle oturmuş, sağı solu kesiyordu
ürkek gözlerle. Şaka olsun, kendi kendime eğleneyim gülüyüm diye "naber lan
düdük" dedim. Tavşan birden dile geldi:
- Efendi ol
- Aha konuşuyo bu !
- Tabiki.
- Ne yatıyon ağacın dibinde miskin miskin. Gidip havuç felan yesene.
- Karnım tok. Keyif çatıyom şindi. Hem yarış yapıyos arkadaşla.
- Ne yarışı len?
- Koşma yarışı yapıyos salak bi kaplumbağa ile.
- Eee !sen niye koşmuyosun?
- Yavaş olum o kaplumbağa. Ben biraz keyif çatayım, biraz soora koşar bitiririm.
O anda beynimde bir şimşek çaktı. "Yeşil bi
kaplumbağa dimi o?" dedim, hatırlıyıverdim. "Bööle şaşı gözlü eblek
bişey". "Aaa evet. Nerden biliyon?" dedi. "Biraz önce gördüm olm
onu ben" dedim "finiş çizgisine dooru gidiyodu, az yolu kaldıydı".
"Hassiktir" dedi, pır diye uçuverdi.
Ertesi gün sordum arkadaşlara kaplumbağa kazanmış
yarışı. "Eee eşşeklik edip, yatarsan ağacın dibinde, aylaklık edersen
kaybedersin" dedim kendi kendime. Bir sigara yaktım. "Belki bunla ilgili
didaktik bir hikaye yazarım" diye düşündüm. Sonra bi baktım bi ağustos böceği
şarkılar felan söylüyo, saz çalıyo. İki metre ötede de bi karınca. Off bu
sıkıcı bi anı sayılır. Hiç şişirmiyim başınızı.
Fonten ile Havadan Sudan.
La Fontaine denen bi herif aradı geçenlerde.
"Ne yazıyon len benim hikayeleri" felan dedi. "Sıçarım suratına
tanımam ben fonten monten, çakarım burnunun tepesine" dedim. Tırstı, hemen
kapattı. Ben aradım. Bi karı çıktı "kaplama alanı dışında" felan dedi.

Sonraki
Sayfa -->>
|