|
MİLLİ MÜCADELE YILLARI -
1
Havza'daki çalışmalarını tamamladıktan sonra Mustafa Kemal ve arkadaşları, 12 Haziran
1919'da Amasya'ya geçtiler. Milli Mücadele çalışmalarını sürdüren Mustafa Kemal,
Hüseyin Rauf Orbay, Refet Bele ve Ali Fuat Cebesoy birlikte Amasya Genelgesi'ni
hazırladılar. Hazırlanan bildiri, Erzurum'da 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir'e
sunuldu. O'nun da onayının alınmasından sonra, bildiri, 22 Haziran 1919'da tüm mülki
amir ve askeri komutanlara telgrafla Abdurrahman Rahmi Efendi tarafından ulaştırıldı.
Amasya Genelgesi, milli mücadelenin temel gerekçe, amaç ve yöntemini ilk olarak
belirtmiş oldu. Amasya Genelgesi'nin yayınlanması İstanbul'da bulunan işgal
güçlerinin tepkisini çekmişti. Özellikle İngilizlerin, Mustafa Kemal'i geri getirmek
için İstanbul Hükümeti üzerindeki baskıları iyice artmıştı. Mustafa Kemal,
İstanbul'a dönmediği için daha sonra görevinden alınacaktır. O sırada İçişleri
Bakanı olan ve Milli Mücadele'ye sıcak bakmayan Ali Kemal Bey, bir genelge
yayınlayarak, Mustafa Kemal'in iyi bir asker olduğunu, fakat İngiliz baskısı sonucu
görevinden alındığını duyurmuştur.
Amasya Genelgesi'nin içeriği şöyledir:
1- Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir.
2- İstanbul Hükümeti, üzerine aldığı sorumluluğu yerine getirememektedir. Bu hal,
milletimizi âdeta yok olmuş göstermektedir.
3- Milletin istiklâlini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.
4- Milletin içinde bulunduğu bu duruma göre harekete geçmek ve haklarını yüksek
sesle cihana işittirmek için her türlü tesir ve denetimden uzak milli bir heyetin
varlığı zaruridir.
5- Anadolu'nun her bakımdan emniyetli yeri olan Sivas'ta bir kongre toplanacaktır.
6- Bunun için her ilden milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olduğu
kadar çabuk yetişmek üzere yola çıkarılması gerekmektedir. Bu temsilciler,
Müdafaa-i Hukuk, Redd-i İlhak cemiyetleri ve belediyeler tarafından seçilecektir.
7- Her ihtimale karşı, bu meselenin bir milli sır halinde tutulması ve temsilcilerin,
lüzum görülen yerlerde, seyahatlerini kendilerini tanıtmadan yapmaları lazımdır.
8- Doğu illeri için, 10 Temmuz'da Erzurum'da bir kongre toplanacaktır. Bu tarihe kadar
diğer illerin temsilcileri de Sivas'a gelebilirlerse; Erzurum Kongresi'nin üyeleri,
Sivas genel kongresine katılmak üzere hareket edecektir
ERZURUM KONGRESİ (23 Temmuz - 7 Ağustos 1919)
Anadolu'da milli mücadele birliğinin kurulmasının ikinci adımı Erzurum Kongresi ile
atıldı. Amasya Genelgesi'nden sonra İstanbul ve askerlikle ilişkisi kesilen Mustafa
Kemal'e, başta Kazım Karabekir olmak üzere Anadolu'daki komutan ve mülki amirlerin
büyük bir çoğunluğu verdikleri desteği sürdürmeye devam ettiler. Amasya
Genelgesi'nde yer aldığı gibi, Mustafa Kemal bu dönemde milli bir kongre toplayarak,
milli mücadele ile ilgili tüm faaliyetleri birleştirmeyi planlıyordu. Kazım
Karabekir, milli bir kongreden önce Doğu illeri için bölgesel bir kongre
toplanmasının faydalı olacağı görüşündeydi. Mustafa Kemal, bölgesel bir kongreye
karşı olmasına rağmen, Kazım Karabekir ve Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin
ısrarları karşısında bir kongre toplanmasını ve kongreye katılmayı kabul etti.
Kongre, 10 Temmuz'da toplanması kararlaştırılmış olmasına rağmen, 23 Temmuz'da bir
okul salonunda 54 delege ile çalışmalarına başladı. Mustafa Kemal'in davetli olarak
katıldığı bu kongreye asil üye olabilmesi için, Erzurum delegesi Cevat Dursunoğlu
istifa ederek, kendi yerine Mustafa Kemal'in seçilmesini sağladı. İlk gün, Mustafa
Kemal kongre başkanlığına seçildi. Milli bir hal alan kongrede, genel
değerlendirmeler yapıldı ve doğu illerinin durumu görüşüldü. Milli mücadelenin
temelleri açısından önemli kararlar alındı. Erzurum Kongresi'ne katılanlar, 17
çiftçi ve tüccar, 5 emekli subay, 4 emekli memur, 5 öğretmen, 4 gazeteci, 5 hukukçu,
2 mühendis, 1 doktor, 6 din adamı, 3 eski milletvekili, 1 general ve 1 eski bakan olmak
üzere 54 delegeden oluşmuştu.
Alınan Kararlar
1. Milli sınırlar içinde vatan bölünmez bir bütündür; parçalanamaz.
2. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı millet top yekün kendisini
savunacak ve direnecektir.
3. Vatanı korumayı ve istiklali elde etmeyi İstanbul Hükümeti sağlayamadığı
takdirde, bu gayeyi gerçekleştirmek için geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu
hükümet üyeleri milli kongrece seçilecektir. Kongre toplanmamışsa, bu seçimi Temsil
Heyeti yapacaktır.
4. Kuva-yı Milliyeyi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmak temel esastır.
5. Hıristiyan azınlıklara siyasi hakimiyet ve sosyal dengemizi bozacak ayrıcalıklar
verilemez.
6. Manda ve himaye kabul edilemez.
7. Milli Meclisin derhal toplanmasını ve hükümet işlerinin Meclis tarafından kontrol
edilmesini sağlamak için çalışılacaktır.
8. Milli irade padişahı ve halifeyi kurtaracaktır.
BALIKESİR KONGRELERİ
Balıkesir Kongresi, bölgedeki milli kuvvetlerin sayılar ının artması karşısında, bunların bir düzen
altına alınması, beslenme ve teçhizatın sağlanması amacıyla düzenlendi. 28
Haziran - 12 Temmuz 1919 günleri arasında Hacım Muhittin Çarıklı başkanlığında
toplandı. Balıkesir ve çevresinde Yunanlılar'ı Anadolu'dan çıkarmak için bir
direniş hattı oluşturuldu.
26-30 Temmuz arasında, I. Balıkesir Kongresi'nde kurulan Merkez Heyeti, teşkilatı
kuvvetlendirmek için Erzurum Kongresi sürerken, ikinci bir kongre topladı. Kongreye
katılanlar bütün güçlerini birleştirmeyi, Yunanlılara karşı savaşmak için asker
toplamayı ve gereken diğer bütün önlemleri almayı kararlaştırdı. Kongre, direniş
hareketinin meşruiyetini sağlayacak bir dil kullandı. Yöre halkına ve İstanbul'a
yumuşak mesajlar göndererek, faaliyetlerinin ittihatçılık ve çetecilikle alakası
olmadığını, amaçlarının saltanatın ve hilafetin korunması olduğunu belirtti.
Ayrıca, mücadelelerinin Yunan işgalini bertaraf etmekle sınırlı olduğu ve herhangi
bir iktidar kaygısına düşmedikleri vurgulandı. Bu kongre, asker toplamanın yanında,
bütün kongrelerde olduğu gibi, padişaha olan bağlılığını da bildirmişti.
İşgal devletlerinin temsilcilerine telgraflar çekilmişti.
ALAŞEHİR KONGRESİ (16 - 25 Ağustos 1919)
Erzurum Kongresi sürerken, Ege'deki vatanseverler de Balıkesir'de büyük bir kongre
toplamıştı. Erzurum Kongresi bittikten sonra, bu vatanseverler Alaşehir'de tekrar bir
araya gelip yeni bir kongre topladılar. Bu kongrede, Balıkesir Kongresi ve Erzurum
Kongresinin kararları görüşüldü. İki önemli konuda karar alındı. Batı
Anadolu'da Yunanlılara karşı direnilecek ve ölünceye dek bu direniş sürecekti. Bu
amaçla silahlanma ve askere alma gibi her tür işlem yapılacaktı. Gerekirse İtilaf
Devletlerinden yardım istenecekti. Kongreye katılanlar, mutlaka gerekli ise
bölgelerinin Yunanlılar yerine İtilaf Devletlerince işgalinin daha uygun olacağını
saptamışlardı
SİVAS KONGRESİ (4 -11 Eylül, 1919)
Sivas Kongresi, Amasya Genelgesi ile milli bir kongre olarak öngörülmüştü. Erzurum Kongresi'nden sonra
kongre ile ilgili çalışmalar yapılıyordu. Bu arada, Fransızlar Sivas Kongresine
karşı bazı önlemler alıyordu. Fransız Binbaşı Brunot, kongrenin toplanması
halinde Sivas Valisi Reşit Paşa'ya şehrin işgal edileceğini söylemişti. Hatta,
Elazığ Valisi Ali Galip, kongreyi basmakla görevlendirilmişti. Tüm engellemelere
rağmen, kongre 4 Eylül 1919'da bugün lise olarak kullanılan binada saat 15:00'de
toplandı. (Katılanlar) Mustafa Kemal'in Kongre başkanlığına seçilmesine kimi
üyelerden itirazlar geldi. Ancak yapılan seçimde kongre başkanlığına Mustafa Kemal
Paşa getirildi. Kongre ilk günlerinde, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ilişkisi olup
olmadığını tartıştı. Daha sonra manda sorunu gündeme geldi. Sivas Kongresi, ilk
milli kongre niteliğinde olduğu için kararlar da bu doğrultuda alınmıştır. Erzurum
Kongresinde alınan kararların tümü kabul edilmiştir. Yurtta ayrı ayrı bölgesel
olarak çalışan tüm cemiyetlerin birleştirilmesi ve tek yönetim altına alınması
sağlandı. Yeni bir Temsil Heyeti oluşturuldu ve bu heyetin başına Mustafa Kemal
getirildi.
Sivas Kongresi Kararları
1. Milli sınırları içinde vatan bölünmez bir bütündür; parçalanamaz.
2. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı millet top yekün kendisini
savunacak ve direnecektir.
3. İstanbul Hükümeti, harici bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir
parçasını terk mecburiyetinde kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve
bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.
4. Kuvay-ı Milliye'yi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmak temel esastır.
5. Manda ve himaye kabul olunamaz.
6. Milli iradeyi temsil etmek üzere, Meclis-i Mebusan'ın derhal toplanması mecburidir.
7. Aynı gaye ile, milli vicdandan doğan cemiyetler, "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i
Hukuk Cemiyeti" adı altında genel bir teşkilat olarak birleştirilmiştir.
8. Genel teşkilatı idare ve alınan kararları yürütmek için kongre tarafından
Temsil Heyeti seçilmiştir
AMASYA GÖRÜŞMELERİ ve PROTOKOLÜ
(20-22 Ekim, 1919)
Ali Rıza Paşa Hükümeti'nin temsilcisi Bahriye Nazırı Salih Paşa ile
Sivas Kongresi Temsil Heyeti adına Başkan Mustafa Kemal Paşa, Rauf (Orbay) ve Bekir
Sami (Kunduh) Beyler arasında Amasya'da görüşmeler yapıldı. Amasya görüşmesi ve
imzalanan protokoller, Anadolu'da başlatılan milli mücadelenin İstanbul Hükümeti'nce
tanınması bakımından önemlidir. Yapılan toplantılar sonunda, önemli kararlar ve
hükümler içeren, üçü açık ve ikisi gizli beş protokol hazırlanıp kabul edildi.
KURTULUŞ SAVAŞI YILLARINDA KURULAN YARARLI VE ZARARLI DERNEKLER
I- YARARLI DERNEKLER : 
A- Genel Amaçlı Dernekler :
1- İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye Cemiyeti : İzmir, 1 Aralık 1918 Cemiyet,
kendisine katılan "İstihlası Vatan Cemiyeti" ve kurulmasına yardımcı
olduğu "İlhakı Red Cemiyeti" ile kaynaşmış olarak faaliyetine İstanbul'da
devam ederken İzmir'deki faaliyetlerini de işgal dolayısıyla Denizli'ye nakletmiştir.
2- Tarakya - Paşaeli Heyet-i Osmaniyesi : Edirne, 2 Aralık 1918 Heyet-i
Temsiliye'nin isteği ile Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adını alarak,
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin şubesi olmuştur.
3- İstihlası Vatan Cemiyeti : Manisa, Kasım 1918 19 Mart 1919 Kongresi ile
İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye Cemiyeti'ne katılmıştır.
4- İlhakı Red Heyet-i Milliyesi (Müdafaa-i Vatan Heyeti) : İzmir, Aralık 1919
5- Hareket-i Milliye-Redd-i İlhak ve Redd-i İşgal Heyetleri : Balıkesir
Balıkesir ve Alaşehir Kongresi ile genelleştirilmiştir. Sivas Kongresi'nden sonra da
"Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" teşkilatına dönüşmüştür.
6- Heyet-i Milliye :
a) Aydın Heyet-i Milliyesi
b) Denizli Redd-i İlhak Heyet-i Milliyesi Denizli'de 29 Mayıs 1919'da
kurulmuştur. Asıl Heyet-i Milliye adını taşıyan Cemiyet, 7 ağustos 1919'da,
Nazilli'de aktedilen bir kongre ile kurulmuştur. Nazilli Kongresi bu bölgede kurulan
Heyet-i Milliye kuruluşları ile birleşmiş, Alaşehir Kongresi ile genişleyerek Batı
Anadoluyu içine alacak şekilde yayılmıştır. Sivas Kongresi'nden sonra da Anadolu ve
Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ne katılarak, bu cemiyetin şubelerini
oluşturmuşlardır. Nazılli Kongresi ile Aydın, Muğla, Denizli, Burdur, Isparta ve
Antalya, Nazilli merkezine bağlanmıştır. Bağlanan kuruluşlar arasında, Çine
Heyet-i Milliyesi, Akhisar Redd-i İlhak, Söke Heyet-i Milliyesi, Milas Müdafaa-i Vatan
Cemiyetlerini sayabiliriz.
7- Trabzon Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti :Trabzon, 12 Şubat 1919
Rize,Gümüşhane,Giresun ve Ordu'da şubeler açmıştır. Cemiyet, Erzurum Kongresi'nden
sonra "Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" şubesine dönüşmüştür.
Sivas Kongresi'nden sonra da "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti"
adını almıştır.
8- Kilikyalılar Cemiyeti : Merkezi İstanbul, 21 Aralık 1918
9- Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti : Erzurum, 10 Temmuz 1919 2 Aralık
1918'de İstanbul'da kurulan "Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye
Cemiyeti"nin Erzurum şubesi, daha faal hareket etmek amacı ile " Şarki
Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti"ne dönüşmüştür. Kurucuları Erzurum Kongresi
üyeleridir. Cemiyet, Sivas Kongresi kararı ile " Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti"ne katılmıştır. Erzurum'da kuruluş ise anılan cemiyetin şubesini
oluşturmuştur. Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin İstanbul merkez olmak
üzere, ilk kuruluşunda Erzurum'dan başka Elazığ, Diyarbakır, Sivas, Bayburt,
Bayezid, Hasankale, İspir, Narman, Bitlis, Erzincan, Şebinkarahisar, Van, Hınıs,
Tercan, Tortum ve Yusufeli'de şubeleri vardı.
10- Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti : Sivas, 11 Eylül 1919 Sivas
Kongresi kararı ile kurulmuştur. Müdafaa-i Hukuk, Redd-i İlhak, Redd-i İşgal ve
diğer benzeri isimler altında kurulan cemiyet ve heyetler tek bir çatı altında
birleştirilmiştir. Bu karardan sonra bir çok il ve ilçemizde Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti
şubesi kurulmuştur.
11- Kars Milli İslam Şürası : Kars, Kasım 1918 17-18 Ocak 1919'da "Cenubi
Garbi Kafkas Hükümeti Muvakkate-i Milliyesi" olarak adını değiştirmiştir.
12- İstanbul'da Müdafaa-i Hukuk davasını desteklemek amacı ile kurulan gizli
cemiyetler :
1- Karakol Cemiyeti : İstanbul, Kasım 1919 Milli Mücadele'nin
başlangıcında Anadolu'ya yardımcı olmuş, sonraları tehlikeli ilişkileri nedeniyle
kapatılmış, yerine Müdafaa-i Milliye Teşkilatı ve MM grubu kurulmuştur.
2- MM Grupları :
a) Müsellah MM grubu
b) MM grubu (Müdafaa-i Milliye)
3- İstanbul Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti : İstanbul, 1919
13- İstanbul'da kurulan diğer cemiyetler :
a) Milli Kongre : İstanbul, 1918 Milli Talim ve Terbiye Cemiyeti'nin
oluşturduğu bir kuruluştur. Milli Kongre Fırkasının başkanı Esat Paşa, 1919
seçimleri dolayısıyla Ankara ile uyuşmazlığa düşmüş, İstanbul'da Meclis-i
Mebusan'ın kapatılması sonucu, Fırkanın faaliyeti sona ermiştir.
b) Milli Ahrar Fırkası : İstanbul, 4 Mayıs 1919. Anadolu'daki hareketi
desteklemiştir.
c) Milli Türk Fırkası : İstanbul, 23 Kasım 1918. Anadolu'daki harekete bağlı
kalmıştır.
d) Anadolulular Cemiyeti : İstanbul, Ağustos 1921
B- Kadınların Kurdukları Cemiyetler :
1. İstihlas-ı Milli Kadınlar Cemiyeti : İstanbul, 24 Kasım 1918
2. Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti :Sivas, 10 Aralık 1919 Bu
cemiyetin Konya, Niğde, Burdur, Aydın, Erzincan, Kayseri, Kastamonu, Eskişehir, Amasya,
Yozgat, Pınarhisar, Viranşehir ve Kangal'da şubeleri kurulmuştur.
II- ZARARLI DERNEKLER
A. Milli varlığa ve Anadolu'daki milli harekete düşman cemiyetler :
1- İngiliz Muhipler Cemiyeti :İstanbul, 20 Mayıs 1919. Manda taraftarı
2- Wilson Prensipleri Cemiyeti : İstanbul, 14 Ocak 1919. Manda taraftarı
3- Kürdistan Teali Cemiyeti :İstanbul, Mayıs 1919.
4- Teali-i İslam Cemiyeti (Eski Cemiyet-i Müderrisin) : İstanbul, 19 Şubat
1919. Hilafetçi ve ümmetçi
5- Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti : İstanbul, Ocak 1919 28 Eylül
1919'da Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na katılmıştır.
6- Sulh ve Selamet-i Osmaniye Fırkası : İstanbul, 14 Ocak 1919 Fırka, Sulh ve
Selamet Cemiyeti ile Selamet-i Osmaniye Fırkası'nın birleşmeleriyle oluşmuştur.
7- Hürriyet ve İtilaf Fırkası : İstanbul, Ocak 1919
8- Nigehban Cemiyet-i Askeriyesi : İstanbul, Ocak 1919 Hürriyet ve İtilaf'la
beraber hareket etmiştir.
9. Osmanlı İla-yi Vatan Cemiyeti : İstanbul, 19 Kasım 1919 Padişah taraftarı
ve Müdafaa-i Hukukun tamamen karşısındadır. Cemiyet, gizli olarak Milli Mücadele
aleyhine örgütlediği Tarik-i Salah (veya Tarikat-ı Salahiye) Cemiyeti ile beraber
çalışmıştır. Bu dernek ve partilerin dışında, faaliyetleri sınırlı ve
etkinliği yaygın olmayan, Osmanlı Mesai Fırkası, Osmanlı Çiftçiler Cemiyeti,
Türkiye Sosyalist Fırkası, Vahdet-i Milliye Heyeti, Türkiye İşçi ve Çiftçi
Sosyalist Partisi, Türk Teali Cemiyeti, Müsalemet İttifakı, Amele Fırkası gibi
kuruluşlar Anadolu'daki Milli Mücadele hareketinin karşısında olmuşlardır.
10. Lazistan Selamet-i Milliye Cemiyeti : Rize, 23 Nisan 1919 Gürcülerin
çıkarlarına hizmet eden para ile tutulmuş kimselerden oluşmaktadır.
B. Azınlıkların Kurdukları Zararlı Dernekler :
1. Rumların kurdukları cemiyetler :
a) Mavri Mira : Rum Patrikhanesi'nde kurulmuştur. Yunan Kızılhaç Cemiyeti
ile Resmi Göçmenler Komisyonu da Mavri Mira'ya bağlı idiler. Ayrıca, Rum
okullarındaki izci kuruluşları da tamamiyle Mavri Mira tarafından yönetilmekteydi.
b) Pontus Rum Cemiyeti
c) Trakya Cemiyeti İttihad-ı Milli ve Kordos adlı cemiyetler
2. Ermenilerin Kurdukları Cemiyetler : Daha önceleri Ermenilerin kurmuş
oldukları Taşnaksütyan ve Hınçak adlı gizli ve yeraltı örgütleri milli mücadele
döneminde de faaliyette bulunmuşlar ve yabancı devletlerle işbirliği yapmışlardır.
Ermeni patriği Zaven Efendi de Ermenilerin örgütlenmesinde önemli rol oynamıştır
KURTULUŞ SAVAŞINI YÖNLENDİREN KONGRELER

| 1. Kars Milli İslam Şurası |
: |
14 Kasım 1918 |
| 2. Kars Milli İslam Şurası |
: |
30 Kasım 1918 |
| 3. Kars Milli İslam Şurası |
: |
17-18 Ocak 1919 |
İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı
Osmaniye
Cemiyeti Kongresi |
: |
17-19 Mart 1919 |
| 1. Balıkesir Kongresi |
: |
28 Haziran-12 Temmuz 1919 |
| 2. Balıkesir Kongresi |
: |
26-30 Temmuz 1919 |
| Erzurum Kongresi |
: |
23 Temmuz-7 Ağustos 1919 |
| 1. Nazilli Kongresi |
: |
6-9 Ağustos 1919 |
| Alaşehir Kongresi |
: |
16-25 Ağustos 1919 |
| Sivas Kongresi |
: |
4-11 Eylül 1919 |
| 3. Balıkesir Kongresi |
: |
16-22 Eylül 1919 |
| 2. Nazilli Kongresi |
: |
19-23 Eylül 1919 |
| 1. Edirne Kongresi |
: |
16 Ekim 1919 |
| 4. Balıkesir Kongresi |
: |
19 - 21 Kasım 1919 |
| 2. Edirne Kongresi |
: |
15 Ocak 1920 |
| 5. Balıkesir Kongresi |
: |
10 -23 Mart 1920 |
| Lüleburgaz Kongresi |
: |
31 Mart - 2 Nisan 1920 |
| Büyük Edirne Kongresi |
: |
9 -13 Mayıs 1920 |
| Afyonkarahisar Kongresi |
: |
2 Ağustos 1920 |
TBMM / DÜZENLİ ORDU
KUVAY-I MİLLİYE 
Kuvay-i Milliye, Yunanlıların İzmir'i işgal etmeleri ve Anadolu'da ilerlemeleri
üzerine kurulan ve düşmana karşı savaşan kuruluşlardı. Kuvay-i Milliye birlikleri,
düzenli ordu kurulana dek, Kurtuluş Savaşında çete ve silahlı savunma kuruluşları
olarak büyük yararlılıklar gösterdi. Kuvay-i Milliye adı, önceleri İzmir
bölgesinde bulunan ve silahlı direnişçilere verildiği halde sonraları bütün milli
hareketi kapsayacak şekilde kullanıldı.
Kuvay-ı Milliye işgalcilere karşı halkın tepkisi sonucu kurulmuştu. Kuvay-i
Milliyenin amacı hiçbir devletin ve milletin egemenliğini kabul etmeyen, milletin kendi
bayrağı altında özgür ve bağımsız yaşamasıydı. Bölgesel mahiyeti yanı sıra
sivil bir yönetim altında savaşan kişilerden oluşuyordu. İzmir Bölgesinin efeleri,
güneydoğu bölgesinin çeteleri Kuvay-i Milliyeciler idi. Milli mücadelenin başında
milletçe bir direnme hareketi olarak ortaya çıkmış olan bu bölgesel kuruluşlar,
daha sonra TBMM'nin kurulması ile birleştirilmiş ve I. İnönü Savaşı sırasında da
bütünü ile birlikte düzenli orduya dönüşmüştür.
SON OSMANLI MEBUSAN MECLİSİ'NİN AÇILMASI
Gerek kongrelerin ilgili kararları, gerekse Mustafa Kemal ile yakın arkadaşlarının
çabaları sonunda, Osmanlı Parlamentosu (Ayan Meclisi (senato) ve Meclis-i Mebusan
(Millet Meclisi) 12 Ocak 1920 günü İstanbul'da açıldı.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin seçip gönderdikleri üyeler, kısa
zamanda İstanbul Meclisinde her bakımdan üstünlük sağlayıp söz sahibi oldular. Ne
var ki, bir yandan Padişah, diğer yandan işgal kuvvetleri bu meclislerin varlığını
kendi politika ve amaçlarına uygun bulmuyorlardı. Mustafa Kemal de bu meclislerin
sürdürülemeyeceği inancındaydı. Ancak, o günkü koşullar altında mutlaka
açılmaları gerekiyordu.
Milli iradeye dayanarak kurulan meclis ne yazık ki uzun süre yaşayamadı. 16 Mart
1920'de İstanbul'un işgali ve bazı mebusların toplanması üzerine meclis üyeleri 18
Mart 1920'de çalışmalarına ara verdiler. Padışah 11 Nisan 1920'de yayınladığı
bir irade ile bu meclisi kapattı.
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'NİN KURULMASI
12 Ocak 1920'de toplanan Meclis-i Mebusan, 28 Ocak 1920 tarihindeki gizli oturumunda "Ahd-i
Milli" olarak Misak-ı Milli kararlarını almış ve kararlar bütün mebuslar
tarafından imzalanmıştı. 17 Şubat 1920 tarihli oturumunda da basında yayınlanması
ve bütün yabancı parlamentolara bildirilmesi kararlaştırıldı. 15 Mart'ta,
İstanbul'daki İtilaf kuvvetleri 150 Türk aydınını yakalatmış ve ertesi gün de
şehir fiilen ve resmen askeri işgale maruz kalmıştı.
18 Mart 1920'de İngilizler, meclisin etrafını makineli tüfeklerle sararak,
toplantı halinde bulunan milletvekillerinden bazılarını tutuklayarak ve sürükleyerek
götürdüler. Bunun üzerine milletvekilleri meclisin çalışma süresini ertelediler.
Böylece, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı düşman süngüsü altında zorla kapatıldı.
Bu işgali, fedakar bir telgraf memuru Manastırlı Hamdi Efendi vasıtasıyla
öğrenen Mustafa Kemal Paşa, derhal bu hareketi protesto ederek, bu işgalin haksız ve
hükümsüz olduğunu bütün dünyaya beyan etti. Bu arada, Eskişehir ve
Afyonkarahisar'daki yabancı birlikler, silahları ellerinden alınarak, bulundukları
yerlerden uzaklaştırıldı. Geyve-Ulukışla yakınlarındaki demiryolları işgal
kuvvetlerinin ilerlemelerini zorlaştırmak için bozuldu. Anadolu'da bulunan yabancı
subaylar tutuklandı.
Ankara'da olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin açılması belirlendi. Kurucu
Meclis olarak çalışması düşünülen bu meclisi, Mustafa Kemal, halkın
yadırgamaması için "olağanüstü yetkilere sahip bir meclis" olarak takdim
etti. Kurucu Meclis ve seçimlerle ilgili 19 Mart 1920'de bir bildiri yayınladı.
Seçimlerin yapılması için yayınlanan bu bildiri uyarınca, yurdun her yerinde
seçimler yapıldı. Bolu Düzce, Hendek bölgesinde başlayan ve Nallıhan, Beypazarı
çevresine sıçrayan bazı ayaklanma olayları oldu. Bu olaylardan dolayı, seçilen
milletvekillerinin tümünün gelmesi beklenilmeden, Millet Meclisi'nin açılma
hazırlıkları yapıldı.
22 Nisan 1920'de yapılan çağrı ile Millet Meclisi, 23 Nisan 1920 günü toplandı.
O gün, Hacı Bayram Camii'nde kılınan Cuma Namazından sonra topluca Meclis binasına
gelindi. Türkiye tarihinde ilk kez padişah olmaksızın, 23 Nisan 1920, saat 14'de
merasimle ve dualarla Meclis açıldı. Başkanlığa ilk olarak en yaşlı üye olan
Sinop Milletvekili Şerif Bey getirildi. İlk Meclis, İstanbul'dan gelen 90'ın
üzerindeki mebusa ilave olarak, 125 devlet memuru, 53 asker, 53 din adamı ve çeşitli
sayıda tüccar, çiftçi ve hukukçudan oluşan kadrosuyla çalışmalarına başladı.
Mustafa Kemal, 24 Nisan 1920'de Meclis Başkanı seçildikten sonra, meclise
teşekkürlerini ifade ederek ilk meclis konuşmasını yaptı.
23 Nisan 1920'de kurulan yeni Meclis, 1 numaralı kararı ile kendi kuruluşunu
düzenlemiştir. Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi kararlarına uygun olarak milli
iradeye dayanan bir meclisin seçimi yapılmıştır. Kapatılan İstanbul Meclis-i
Mebusan'ın bir kısım üyeleri, yeni kurulan Meclis'e katılma yetkisini 1 numaralı
karar ile kazandılar.
Meclisin açılışını izleyen gün, Mustafa Kemal'in teklifi ile aşağıdaki
esaslar kabul edildi.
1) Mecliste beliren milli iradenin vatanın geleceğine doğrudan doğruya el
koymasını kabul etmek temel ilkedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin üstünde bir
güç yoktur.
2) Türkiye Büyük Millet Meclisi, yasama ve yürütme yetkilerini kendinde
toplamıştır.
3) Hükümet kurmak gereklidir. Meclisten seçilecek ve vekil olarak görevlendirilecek
bir kurul hükümet işlerine bakar. Meclis başkanı bu kurulun da başkanıdır.
4) Geçici bir hükümet başkanı veya padişah vekili tayin edilmesi uygun değildir.
Padişah ve halife, baskı ve zordan kurtulduğu zaman, Meclis'in düzenleyeceği kanuni
esaslara uygun olan durumunu alır. 23 Nisan 1920'de kurulan Büyük Millet Meclisi yasama
ve yürütme, zaman zaman da yargı yetkisini elinde topluyordu. Milletin tek temsilcisi
sıfatıyla da kuvvetler birliği sistemini benimsedi. Dönemin şartları gereği bir
Meclis Hükümeti sistemi kuruldu. Meclis Başkanı aynı zamanda Hükümet Başkanı idi.
Devlet Başkanlığı diye bir makam yoktu. Hükümeti teşkil eden üyeler vekil diye
adlandırılıyordu. Meclis olağanüstü yetkilerle donatılmış olduğundan, kuvvet ve
yetki birliğini de bu niteliği ile temsil ediyordu.
ANAYASALAR
20 Ocak 1921 Anayasası (Teşkilatı Esasiye Kanunu)
20 Ocak 1921'de, TBMM tarafından kabul edilen ilk Anayasa (Teşkilatı Esasiye
Kanunu), TBMM'nin dokuz aylık çalışmasından ve uzun görüşmelerden sonra kabul
edilmiştir. Bu Anayasa, dağılan ve yok olan Osmanlı İmparatorluğu yerine yeni bir
devletin kuruluşunu hukuki yönden belirten ve varlığını sağlayan bir eserdir. Yeni
Anayasa aynı zamanda milli egemenliği hakim kılan ve vatanın kaderine milli
egemenliğin temsilcisi Büyük Millet Meclisi'nin el koymasını mümkün kılan ve onun
meşruluğunu da tanıtan, hukuki ve siyasi değeri olan bir belgedir.
20 Ocak 1921'de kabul edilen Anayasa, 23 asıl, bir de ayrı madde halinde iki kısım
olarak düzenlenmiştir. Genel esasları kapsamaktadır. Anayasanın kısa oluşu, o
devrin özelliğinden ileri gelmekteydi. Sadece olağanüstü şartları ve acil
ihtiyaçları karşılamak için, kısa ve özel bir anayasa hazırlanmıştı. 20 Ocak
1921 Anayasası bir geçiş dönemi anayasası olarak, Milli Mücadelenin çok dinamik
olağanüstü şartlarına uymakta ve demokratik niteliğinin yanı sıra ihtilalci
karakterini de korumaktaydı. Anayasanın ruhunda ve mantığında kuvvetler birliği
sistemi hakimdi. Milli iradeyi millet namına temsil eden tek yetkili organın, Türkiye
Büyük Millet Meclisi olduğunu belirtmektedir. Başkansız bir Cumhuriyet kuran bu
Anayasa ile milli irade Meclis tarafından tescil edilmekte ve yürütülmekte, böylece
kuvvetler birliği esası, kuvvetlerin şuurlu bir merkezde toplanmasını ve tek bir
iradeye bağlanmasını da şart kılınmaktadır.
20 NİSAN 1924 Anayasası
20 Ocak 1921 tarihli Anayasa (Teşkilatı Esasiye Kanunu) olağanüstü devrin,
olağanüstü şartları içinde çıkarılmış dinamik bir dönemin anayasası idi. Daha
sonra, şartlar değişmiş, Cumhuriyet ilan olunmuş, Türk devrimi aksiyon evresinden
yeniden düzenleme, reformlar evresine yönelmişti. Yeni Türkiye'nin yeni bir Anayasaya
ihtiyacı vardı. TBMM'nde çalışmalar ve müzakereler sonunda, 20 Nisan 1924'te 105
maddeden oluşan yeni Anayasa kabul edildi.
20 Nisan 1924'te kabul edilen yeni devletin ikinci Anayasası, Milli Mücadelenin
kazanılmasından ve Cumhuriyetin ilanından sonra, demokrasi ilkesine değer veren bir
anayasa olarak düzenlendi.
1924 Anayasası, dayandığı ilkeler bakımından, 1789 Fransız İhtilali'nden
itibaren gelişen ferdiyetçi ve hürriyetçi hukuki ve siyasi ideolojiyi temsil etmekte
ve aynı zamanda siyasi fikir akımlarının tarihi gelişmesinden de faydalanmaktadır.
Bu Anayasa hazırlanırken, 1921 tarihli Anayasanın dayandığı temel esaslardan
esinlenilmiştir. Milli egemenlik, tek meclis ve kuvvetler birliği ve meclisin
üstünlüğü prensipleri, 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu'ndan alınmış ve
geliştirilmiştir.
1924 Anayasası, egemenliğin yalnızca millete ait olduğu ve ancak TBMM tarafından
kullanılacağı esasına uygun olarak hazırlanmıştır. Egemenliğin kayıtsız
şartsız millete ait olması, ona bir diğer ilahi veya beşeri otorite ve makamın ortak
olamayacağını kabul etmek demektir. Bu ilkeyle egemenliğin milli niteliği 1924
Anayasasında daha belirli bir şekilde ortaya çıkmıştır.
Kayıtsız ve şartsız millet egemenliği düşüncesinden hareket eden Anayasanın
siyasal sistemi, böylece devlet içinde Büyük Millet Meclisi tarafından temsil olunan;
tek kuvvet, tek meclis ilkesine dayanmaktadır. 1924 Anayasası meclis hükümeti ile
parlamenter hükümet sistemi arasında bir köprü görevi görmüştür.
1924 Anayasası, 1921 Anayasasından daha yumuşak bir kuvvetler ayrımına yer
vermiştir. Milli egemenlik ve meclisin üstünlüğü sistemini geliştirmiş, Anayasa
alanını daha geniş ve yaygın bir şekilde düzenlemiş, kamu özgürlüklerine geniş
yer vermiştir.
DÜZENLİ ORDUNUN KURULMASI
İstanbul Hükümeti ve işgal devletlerinin kışkırtmalarıyla çıkan
ayaklanmaları bastırmak ve günden güne ilerleyen Yunan ordusunu durdurmak, ancak
düzenli bir ordu ile mümkündü. Bu iki sorun çözülmeden bağımsızlığı elde
etmek imkansızdı. Mondros Mütarekesinden sonra ordular terhis edilmişti. Elde Kazım
Karabekir'in komutanı olduğu Erzurum'daki 15. Kolordu'dan başka, gerçek savaş gücü
taşıyan birlik yoktu. Ordu yalnız boş kadrolar durumundaydı. Gerek Temsil Heyeti,
gerek ardından kurulan yeni Meclis silahlanmaya ve seferberliğe gidecek durumda
değildi. Ancak, ayaklanmalar bastırılmalı ve Yunan ilerleyişi durdurulmalıydı.
Batı Anadolu'da, İzmir'in işgalinden sonra vatansever üç Albay, Kazım Özalp
(Orgeneral), Bekir Sami (Anday) ve Şerif (Aker) Beyler, emirlerindeki birliklere
katılanlarla birlikte direnmeye başlamışlardı. Ancak bu direnişler güçsüzdü ve
gerilla eylemleri ile düşmana zarar vermekten öteye geçmiyordu. Bu tür direnişler
Kuvay-ı Milliye (Milli Kuvvetler) ruhunu doğurdu. Balıkesir ve Alaşehir Kongreleriyle
Egeli yurtseverler bu hareketi daha bilinçli şekilde desteklediler. Yunan işgalinin
büyük zulümlerle ilerlemesi pek çok yurttaşın bu direnişlere katılmasını
sağladı.
Direniş hareketleri olumlu ama yetersizdi. Kuvay-i Milliye birlikleri içinde Çerkes
Ethem gibi büyük başarılar elde edenler oldu. Ancak bu birlikler gerçek bir ordu
olmaktan çok uzaktı. Yalnızca kendi şeflerini dinliyor, Ankara'daki Genelkurmayın
buyruklarına uymuyorlardı. Ayrıca bu birlikler ayaklananları kendi şeflerinin
isteklerine göre hukuk kurallarına uymadan cezalandırıyorlardı. Yunanlıların 22
Haziran 1920'de başlattıkları saldırı önlenemedi. Meclisin, 12 Temmuz 1920'de
yaptığı toplantıda bazı milletvekilleri Yunan saldırısının durdurulamamasında
cephedeki komutanların suçlu olduğunu belirttiler. Mustafa Kemal Paşa bu
suçlamaların doğru olmadığını, Avrupa devletlerince silahlandırılmış ve
donatılmış Yunan ordusuna sadece milli ve gönüllü kuvvetlerle karşı koymanın
mümkün olmadığını belirterek, artık TBMM'nin gerçek anlamda bir orduya sahip
olması gerektiğini ileri sürdü. Bunu gerçekleştirmek için, milli kuvvetlerde
bulunan yetenekli personelin, düzenli asker olarak ordu birliklerinin kadrolarına
geçirilmesini ve yeniden bazı doğumluların silah altına alınması gerektiğini ifade
etti. TBMM'nin bu konudaki kararı üzerine düzenli ordu kurulmaya başlandı.
Bu karara, bazı Kuvay-i Milliye birlikleri karşı çıktı. Ama daha önce Mustafa
Kemal'in aldığı önlemlerle bir çok Kuvay-i Milliye birliği ordu içerisinde
eritilmişti. Yeni silah altına alınanlarla beraber düzenli ordu hızla oluşmaya
başladı. Artık Türk Ordusu temel olarak yeniden kurulmuş bulunuyordu. 9 Kasım 1920
de Batı Cephesi iki komutanlığa bölündü: Batı ve Güney Cepheleri. Batı Cephesi
komutanlığına Genel Kurmay Başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey, Güney Cephesi
komutanlığına da İçişleri Bakanı Albay Refet Bey atandı. Buradaki kuvvetlerin
savaş yeteneği artırıldı ve örgütlenmesi sürdürüldü. Milli Mücadelenin ilk
günlerinde başarılı hizmetlerde bulunan çete reisi Çerkes Ethem, komutasındaki
Kuvay-i Seyyare adını taşıyan müfreze, Albay İsmet Bey'in komutanı olduğu Batı
Cephesi içinde yer alıyordu. Çerkes Ethem ve kardeşlerinin cephe komutanını
tanımamaları ve düzenli ordu disiplinine uymamaları üzerine, Bakanlar Kurulu 27
Aralık 1920'de bu birliklerin etkisiz hale getirilmesine karar verdi. Çerkes Ethem
kuvvetleri, başarılı bir şekilde dağıtıldı ve buyruğundaki kişilerin çoğu
düzenli orduya katıldı
SAVAŞLAR ve
ZAFERLER
DOĞU CEPHESİ
Ermeni Devleti, Rusya'da Çarlık sisteminin yıkılıp yerine Sosyalist bir devlet
kurulması üzerine 1918'de ortaya çıktı. Taşnak Partisi tarafından idare ediliyordu.
Ermeniler, sınırlarımıza saldırıyor, Müslüman halka aşırı zulüm, haksızlık
ve katliam yapıyordu. Bunun üzerine, TBMM Ermenilere karşı askeri harekete
geçilmesine karar verdi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, İcra Heyeti'ne (Bakanlar Kuruluna) mütareke
hükümlerine uyularak boşaltılan, "Elviye-i Selâse" (doğuda bulunan 3
ilimiz) Kars, Artvin ve Ardahan'ın tekrar geri alınması için gereğinin yapılması
yolunda ayrıca yetki vermişti. Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa 30 Mayıs
ve 4 Haziran 1920 tarihinde Doğu'daki durum hakkında hükümete rapor verdi. Bu raporda;
"Ermenilerin ilk fırsatta Erzurum'u dahi ellerine geçirmek için teşebbüslerde
bulunacakları, Ermeni ordusuna karşı hâkim ve müsait bir vaziyet almanın
zorunluluğu, Brest Litovsk ve Batum Antlaşması ile Türkiye'ye bırakılan Elviye-i
Selâse'yi işgal etmek üzere harekete geçmenin gerekliliği" açıklanmış ve
hükümetçe de bu durum uygun görülmüştü.
Taarruz için 7 Haziran'da emir verildi. Ancak, Sovyet Dışişleri Bakanının
Ermenistan, İran ve Türkiye sınırlarının belirlenmesinde, Rus Sovyet Hükümeti'nin
arabuluculuğu ile meselenin siyasi yollardan halledilmesinin mümkün olduğunu
bildirmesi üzerine, ordunun taarruzu geciktirilmişti.
Bu arada Ermenilerin, Türk topraklarına ve halkına karşı tecavüzü, Oltu'yu
işgal etmeleri ve Gürcülerin de 25 Temmuz'da Artvin'i almaları üzerine, 28 Eylül
1920'de ordumuz taarruza geçti. 29 Eylül'de Sarıkamış, 30 Ekim'de Kars (15. Kolordu
Kafkas Tümeni Komutanı Albay Halit Bey (Karsıalan) yönetiminde), 7 Kasım'da Gümrü
geri alındı. Kesin barış antlaşması 2-3 Aralık gecesi imzalandı. Gümrü Barış
Antlaşması, TBMM Hükümetinin imzaladığı ilk antlaşmaydı ve Misak-ı Milli'nin
Doğu sınırlarını da kısmen belirliyordu.
TRAKYA CEPHESİ
Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra; Edirne-İstanbul demiryolunu kontrol etmek üzere bir Fransız
alayı Trakya'ya yerleşmiş bulunuyordu. Fransız Generali Franchet D'Esperey ile
Yunanistan Başbakanı Venizelos arasında imzalanan antlaşma ile Kuleliburgaz-Hadımköy
hattı Yunan Ordusunun işgaline terk edilmişti.
Bu gelişmeler karşısında, I. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Eğilmez Paşa, Mustafa
Kemal Paşa'nın 9 Ocak 1920 tarih ve 55 sayılı emrine uyarak bütün Edirne vilayetinde
sıkıyönetim ve seferberlik ilan etti. Diğer taraftan Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i
Osmaniyesi, 31 Mart 1920'de Lüleburgaz'da yaptığı ilk kongresinde dış tecavüzler ve
iç ayaklanmalar karşısında her türlü tedbir alma yetkisini kolordu komutanına ve
merkez heyetine vermeyi kararlaştırdı.
San Remo Konferansı'nda, İtilaf Devletleri Edirne ile birlikte Doğu Trakya'yı da
Yunanistan'a bırakmayı kararlaştırdılar.
9 Mayıs 1920'de Edirne'de toplanan Trakya Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi, 2'nci
kongresinde Edirne ve Doğu Trakya'nın Yunanistan'a bırakılmasını kesinlikle reddetti
ve ülke topraklarının savunulmasını kararlaştırdı. Bu amaçla, yerli halktan asker
toplamayı ve silahlı savunma tedbirleri almayı kararlaştırdı. Ayrıca, Cemiyet
programını değiştirmekle birlikte ismini de Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti
haline getirerek, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin şubesi olmuştu.
Sevr Antlaşması'nın imzalanmasını kolaylaştırmak, Osmanlı İmparatorluğu'na
fiilen olduğu kadar hukuken de son vermek amacı ile İtilaf Devletlerinin de teşviki
ile Yunan Ordusu bir taraftan Anadolu'da bir taraftan da Trakya'da harekete geçti. 20
Temmuz 1920'de başlayan Yunan Taarruzu sonunda Edirne 24 Temmuz 1920'de düştü. Sevr
Antlaşmasının imzalanmasını takip eden günlerde Yunan Hükümeti kendi
meclislerinden geçirdikleri bir kanunla Doğu ve Batı Trakya'yı bir genel valilik
halinde Yunanistan'a kattığını ilan etti. Yunanlılar tarafından Edirne ve Doğu
Trakya'nın ilhakına rağmen, Trakya'da işgale karşı silahlı mücadele devam
etmiştir.
Anadolu'da kazanılan büyük zafer ve orduların Boğazları geçerek Trakya'yı
kurtarmak için harekete geçmeleri kararı karşısında, Boğazlarda bulunan İtilaf
Devletleri ateşkes anlayışı içinde olmuşlardır. 15 Ekim 1922'de yürürlüğe giren
Mudanya Ateşkes Antlaşması ile Doğu Trakya, Yunan kuvvetleri tarafından
boşaltıldı. 25 Kasım 1922'de Edirne Valiliğine tayin edilen Şakir Bey (Kesebir),
Türk yönetimini yeniden kurmuştur. Lozan Konferansı sonunda, Yunanlıların Anadolu'da
yakıp yıktıklarına karşılık, savaş tazimanatı olarak Karaağaç ve Bosnaköy
Köprübaşlarının da Anavatana katılması kararlaştırılmıştır.
GÜNEY CEPHESİ
Mondros Ateşkes Antlaşması'nın, İtilaf Devletleri tarafından tek taraflı, haksız ve
yanlış bir şekilde uygulanışı çerçevesinde Güney Anadolu'nun işgali, bu bölgede
milli mücadele cephelerinin kurulmasına ve düşman saldırısına karşı direnmeye
sebep olmuştu.
Fransızların Adana'yı, İngilizlerin ve Fransızların beraberce Urfa, Maraş ve
Antep'i işgal etmeleri halk arasında korku, nefret ve endişe oluşturmuştu.
Fransızların, Ermenilerle işbirliği yaparak sömürge yönetimi usullerini burada
uygulamaları, yer yer bölgesel savunma tertiplerinin alınmasına ve milli kuvvetlerin
kurulup teşkilatlanmasına etken oldu.
URFA CEPHESİ
Diğer Güney illeri gibi, Urfa'da önce İngilizlerin sonra da 30 Ekim 1919'da
Fransızların işgaline maruz kaldı. Fransızlar, Urfa'da da Ermenilerle işbirliği
yaparak, Urfalıların can ve mal güvenliklerini ihlal ettiler. Fransız işgaline
karşı 9-10 Şubat 1920 tarihinde yapılan, Urfa ve Havalisi Kuvayı Milliye Komutanı
"Namık" takma adlı Yzb.Ali Saip Bey (Ursavaş)'in komutasındaki 3000
kişilik, baskınla Urfa kısmen kurtarıldı. Karargah binasındaki Fransız bayrağı
yerine Türk bayrağı çekildi. Uzun ve çetin mücadeleler sonucu, Fransız askeri
birlikleri, 11 Nisan 1920 günü Urfa'yı boşalttı. Urfa da tek başına istilacı bir
devlete karşı savaşmış ve zafer kazanmıştır. Böylece, Şanlıurfa olmuştur.
ANTEP CEPHESİ
Önce İngilizler, sonra Fransızlar tarafından, Mondros Ateşkes Antlaşması
hükümlerine aykırı olarak işgal edilen Antep, yabancı işgaline boyun eğmedi ve
direndi. Fransızlar, Antep'te bir Ermeni fırkası kurarak, yerli Ermeni azınlığı ile
birlikte Anteplileri sindirmeye çalıştı. Halkı korku ve endişeye sürüklediler.
Annesini saldırıya karşı savunmaya çalışan 12 yaşındaki bir çocuğu (Şehit
Kamil) öldürdüler. Bütün bunların üzerine Antepliler de teşkilatlandı. Kılıç
Ali Bey komutasındaki Kuvay-ı Milliye birlikleri de başarılı direnişler ve
mücadelelerde bulundu. Antep, önce 3 ve 18 Şubat 1920 tarihlerinde ilerleyen iki
Fransız taburuna karşı direndi. Daha sonra, Mart 1920 sonunda takviyeli Fransız
birliklerine karşı çetin bir güç ve azimle savaştı. Fransız birliklerine karşı
kahramanca savaşan ve milli bir sembol olan Şahin takma adıyla Teğmen Sait Bey'in
şehit düşmesi, Fransızlara karşı direnişi daha çok artırdı. 1 Nisan 1920'de de
bütün şehir Fransızlara karşı ayaklandı. 10 ay 9 gün düşmana karşı en kötü
imkanlarla yiğitçe ve mertçe savaşan Antep, 9 Şubat 1921 de teslim olmakla beraber,
Türk tarihine kahramanlar diyarı olarak "Gazi" ünvanını alarak geçti.
Gaziantep, 6000 evladını savaşarak şehit verdikten, binlerce yaralı ve sakat
bıraktıktan sonra, sırf açlık yüzünden (ekmek yerine acı zerdali çekirdeğini
yiyerek) kapılarını düşmana açmak zorunda kaldı.
MARAŞ CEPHESİ
Çukurova, Antep ve Urfa'yı işgal ettikleri gibi, Maraş'ı da ele geçiren
Fransızlar, burada da Ermenilerle işbirliği yaptılar. Tarihi Maraş Kalesine Türk
bayrağı yerine Fransız bayrağının asılması, Maraşlıları harekete geçirdi ve
olay milli onuru zedeleyici bir durum olarak değerlendirilmişti. Fransız işgaline
karşı, bir camide vazeden "Sütçü İmam" Şeyh Ali Sezai (Kurtaran) Efendi,
halka "Kalelerinde hür bayrağı dalgalanmayan, esir bir memlekette, Cuma namazı
kılınmaz" diyerek Maraşlıları coşturdu. Maraş, çocuğu, genci, ihtiyarı,
erkeği ve kadını ile beraber tarihi kaleye yönelerek, Fransız bayrağını indirip,
yerine Türk bayrağını çekmiştir. Fransızlara karşı yapılan kanlı mücadele, 11
Şubat 1920'de Fransızların bozguna uğramaları ve Maraş'tan çekilmeleri ile son
buldu. Maraşlıların, gösterdikleri kahramanlık, şehrin adının da Kahramanmaraş
olarak değişikliğini gerekli kılmıştır. Ayrıca Maraş şehri TBMM hükümetince
İstiklal Madalyası ve Beratına layık görüldü.
ÇUKUROVA CEPHESİ
Kilikya adı ile andıkları Çukurova'yı sömürge haline getirmek için
Fransızların çabaları, daha ilk işgal anından itibaren Çukurovalıların protestosu
ile karşılanmıştır. "Feryatname" adlı vesika ile kamuoyuna duyurulmuştu.
Fransız idarecilerinin, Ermeni komitecilerine alet olması, hatta Fransız Valisi
Bremond'dan cesaret almaları ve teşvik görmeleri Ermeni Fedailerini yağmacılık ve
katliama da yönlendirmişti. Fransız ve Ermenilerin insanlık dışı hareketleri, milli
kuvvetleri teşkilat kurarak, çete savaşı yolu ile karşı koymaya yöneltti.
Aralarında Zamir Damir Arıkoğlu'nun da bulunduğu Çukurovalılar Toroslarda ve
Çukurova'da yer yer direnişler, yiğitçe çarpışmalar yaptılar. I.Kavaklıhan,
Aflak, II.Kavaklıhan, Yarbaşı, Hinnepli, Taşçı, Mercin Büyük Fadıl savaşları ve
Kar Boğazı Baskını Fransızları yirmi günlük ateşkes Antlaşmasına ve daha sonra
da Ankara Antlaşması'nı imzalamaya zorladı. Antlaşmanın imzalanması Çukurova'nın
kurtuluşunu sağladı.
İNÖNÜ SAVAŞLARI
I.İNÖNÜ SAVAŞI
Yunanlılar, Bursa ve Uşak mıntıkalarından Eskişehir ve Afyon istikametlerinde 6 Ocak
1921'de ileri harekata geçtiler. Yunan harekatı üç koldan ilerleyerek İnönü
önünde birleşiyordu. Yunanlılar, 3 günlük yürüyüşten sonra 9 Ocak günü
İnönü mevzilerinin önüne gelmişlerdi. Asıl savaş 10 Ocak günü sabah saat 6.30'da
Yunanlıların taarruza geçmesi ile başladı. Saldırısı kırılan düşmana karşı
savaş 10 Ocak 1921'de kazanıldı.
Savaşın İnönü bölgesinde yapılması bir tesadüf değildi. İnönü
savaşlarının zamanını Yunanlılar, fakat savaş alanını Türkler seçmişlerdi.
Türk ordusunun savunma planına göre, Bursa ve Kocaeli yönünden gelecek bir düşman
taarruzu İnönü'de karşılanacaktı. 11 Ocak 1921'de o güne kadar fazla kayıp vermiş
ve çok hırpalanmış olan düşman, daha fazla ilerlemeye kendisinde kudret
göremeyerek, tekrar Bursa civarındaki eski mevzilerine çekilmek zorunda kaldı.
Böylece dinamik bir sevk ve idare sistemiyle düşmanın iki misli kuvvetlerine karşı,
zayıf kuvvetlerle yoğun bir savunma yapılmış ve düşman ordusu üç gün içinde
yenilerek geri çekilmeye mecbur bırakılmıştır.
I. İnönü Zaferi sonunda Albay İsmet Bey,1 Mart 1921'de generalliğe yükseltildi.
Kazanılan bu zaferin tarihi önemi, Batı Cephesi'nde kazanılan ilk zafer oluşu ve Sevr
tatbikçilerine milli teşkilatın ne demek olduğunu göstermesidir. I. İnönü
Savaşıyla Kuva-yı Milliye devri son bulmuş, Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin ve
ordusunun içerde ve dışarıda itibarı birden yükselmiş, ordunun ve Meclis'in
otoritesi artmıştır.
II. İNÖNÜ SAVAŞI
Londra Konferansı'nın bir sonuç vermemesi, Sevr projesini uygulamak için İtilaf
Devletlerini yeni bir çabaya yöneltmiş ve bu amaçla Yunan işgal ordusunu savaşa
teşvik etmişlerdi. Bundan faydalanan Yunanlılar, 23 Mart 1921'de Bursa'dan İnönü
istikametine ilerlemeye başladılar. Türk ordusunun yüksek azim ve imanla savaşması,
31 Mart 1921 akşamına kadar süren kanlı çarpışmalar sonunda düşmanı İnönü'de
ikinci defa perişan etti. Yaptıkları iki saldırının da püskürtülmesi üzerine
Yunan kuvvetleri, 31 Mart gecesinden itibaren çıkış mevzilerine çekilmeye
başladılar, çekilen düşman, süvari birliklerimizle izlenmiş ve düşmana
çekilirken de kayıplar verdirilmiştir.
Fevzi Paşanın (Çakmak) Mecliste bu savaştan bahsederken söylediklerinden
anlaşıldığına göre, Yunan ordusunun amacı mutlaka yenmekti. Başkumandanları
Papulas, bu sebeple Karaköy'e gelmiş ve alaylarını bizzat birbiri ardınca savaşa
sokmuştur. Düşman bir taraftan kesin olarak Türk ordusunu yenmek ve dört beş günde
Eskişehir'e, bir ayda da Ankara'ya gelerek Sevr Antlaşması'nı kabul ettirmek
amacındaydı. Düşmanın hareketlerinden amacını anlayan kumandanlık, lazım gelen
önlemleri almıştı. İsmet Paşa bir taraftan da düşmana umduğu yerde değil, bizim
istediğimiz yerde savaşı yaptırmak suretiyle, düşmanın savaş planını
başarısızlığa uğratmıştır. Milli Kurtuluş Savaşı'nda bu zafer, Mustafa
Kemal'in güzel ifadesiyle, milletin "maküs talihini" (tersine dönmüş
talihini) de yenen bir zafer olmuştu.
KÜTAHYA - ESKİŞEHİR SAVAŞLARI
İnönü Savaşları'nda savunma taktiği uygulamak zorunda kalan Türk Ordusu,
Aslıhanlar- Dumlupınar çarpışmalarında ise henüz saldırı gücü olmadığını
göstermişti. Bu durumdan yararlanmayı düşünen Yunan Genelkurmayı yeni bir plan
hazırladı. Daha güçlü birliklerle, İnönü, Eskişehir, Afyon ve Kütahya
arasındaki çizgide bulunan mevzilerimize yüklenerek buraları işgal etmek ve gerekirse
Ankara'ya kadar ilerlemek düşüncesindeydiler. Yunanlılar bu amaçla, yeni birliklerle
iyice güçlendiler ve 10 Temmuz'dan itibaren saldırıya geçtiler. Zayıf birliklerle
tutulan Kütahya güneyine yüklendikten sonra, cephe boyunca ilerlemeye başladılar. 20
Temmuz'a kadar yaptıkları saldırılarla kuvvetlerimizi geri çekilmeye zorladılar.
Cephe durumu ile ilgilenen Mustafa Kemal Paşa, kuvvetlerimizin Sakarya'nın doğusuna
kadar çekilmesini gerekli gördü. Böylece zaman kazanılacaktı. Bu plan uygulanırken,
21 Temmuz'da tekrar saldırıya geçen Yunan kuvvetleri, büyük fedakarlıklarla
yavaşlatıldı ve 25 Temmuz'da Sakarya'nın karşı kıyısına geçildi.
Bu savaşlar sonucunda Eskişehir, Kütahya, Afyon gibi büyük stratejik merkezler
elden çıktı. Savaş gücü azaldı ve yurtta büyük bir hayal kırıklığı belirdi.
TBMM'de moral bozukluğu başladı ve sert tartışmalar oldu. Aslında, Yunan kuvvetleri
büyük ateş ve silah üstünlüklerine rağmen, ordumuzu yok edememişlerdi. Ordumuz,
Sakarya'nın doğusunda, güvenlik altındaydı. Buna rağmen savaşın kaybedilmesi cephe
gerisinde büyük bir felaket haberi gibi etki yapmıştı.
SAKARYA MEYDAN SAVAŞI
İnönü'de ikinci kez yenilen Yunanlılar, ordularını güçlendirmek amacıyla kuvvetlerini
artırmışlardı. Türk Ordusu ise henüz hazırlıklarını tamamlayamamış, yurdun
bütün kaynaklarından faydalanma imkanını bulamamıştı. Ancak II. İnönü
Savaşından sonra, Güney Cephesi kaldırılmış, Güney ve Batı cepheleri
birleştirilmişti. Böylece Batı Cephesinde daha fazla kuvvet toplamak imkanı
sağlanmıştı.
Yunanlılar, 10 Temmuz 1921'de iki ayrı cepheden taarruza geçerek Türk Ordusunu yok
etmek istediler. Desteklenmiş kuvvetleriyle güçlü bir şekilde ilerlemeyi
başardılar. Türk Ordusu, zor durumdan kendisini kurtarmak amacıyla Eskişehir'e kadar
çekildi. Mustafa Kemal Paşa, 18 Temmuz 1921'de Batı Cephesi karargahına geldi ve
durumu yakından görüp inceledi. Ordunun düzenlenip kuvvetlendirilmesi için,
Sakarya'nın doğusuna kadar çekilmesini gerekli gördü. Bunun üzerine, Türk Ordusu,
25 Temmuz 1921'de taktik savunma yapmak amacıyla Sakarya'nın doğusuna çekildi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi orduları Sakarya'nın doğusuna çekilmekle askeri
bakımdan büyük bir avantaj elde etti. Türk kuvvetleri için zor olsa da, Yunanlılar
için daha zor olan bir durum oluşturuldu. Böylece, Türk kuvvetleri düşmanın
gelişen taarruzlarının tehdidinden kurtarılmış, Sakarya'nın doğusunda yeniden
düzenlenerek savunma gücü artırılmıştı. Yunanlılar ise mevzilerini
genişletmişler, ulaştırma şartları zor bir arazide ilerlemek ve ikmal yapmak zorunda
kalmışlardı.
Sakarya gerisine çekilme, halkın maneviyatı üzerinde ciddi bir sarsıntı
oluşturmuştu ve Meclis'te de bunun belirtileri ortaya çıkmıştı. Mustafa Kemal
Paşa'nın muhalifleri; "Ordu nereye gidiyor, millet nereye götürülüyor? Bu
hareketin elbette bir sorumlusu vardır, o nerededir? Bu çok acı veren durumun ve
yürekler acısı görünümün gerçek sorumlusunu ordunun başında görmek
isterdik" diyerek Mustafa Kemal Paşaya dil uzatmaya başladılar. Büyük Millet
Meclisi'nde ve dışarıda son çare ve son tedbir olarak Mustafa Kemal Paşa'nın ordunun
başına geçmesinde fayda umulduğu yolunda bir kanaat oluştu. Bunun üzerine Mustafa
Kemal Paşa, 4 Ağustos 1921'de Büyük Millet Meclisi'ne verdiği bir önerge ile
Başkumandanlığı kabul ettiğini bildirdi ve ancak Meclis'in elindeki yetkileri de
fiilen kullanmayı talep etti. Bu önerge üzerine Mustafa Kemal Paşa'nın muhalifleri,
kendisine Başkomutan ünvanını ve Meclis'in yetkilerini kullanmak hakkını önce
vermek istemediler. Ancak ünvan ve yetki, 5 Ağustos 1921 tarihli kanunla tanındı.
Mustafa Kemal Paşa, 12 Ağustos 1921'de Polatlı'daki Cephe Karargahına giderek
ordunun başına geçti. Cephede teftiş yaparken, attan düşerek birkaç kaburga kemiği
kırıldı. Savaşı cephede yaralı ve kaburga kemiği sarılı bir şekilde idare etmek
zorunda kaldı.
23 Ağustos'ta düşman ordusu ciddi olarak cephemize taarruz etti. Ordumuz. 100
kilometrelik cephe üzerinde cereyan eden meydan muharebesinde, düşmanın üstün
kuvvetlerini ilk önce yıpratarak, taarruza devam etmekten yoksun bir hale getirdi. 23
Ağustos'tan 13 Eylül'e kadar gece gündüz aralıksız yirmi iki gün devam eden bu
kanlı savaştan sonra, düşman ordusu mağlup ve perişan bir şekilde cepheyi terketti.
Sakarya Meydan Savaşı sonucu, askeri harekat yön değiştirmiştir. Sakarya, geri
çekilme ve gerilemenin durdurulduğu ileri gidişin başladığı noktayı
oluşturmuştur. Sakarya Zaferi, bütün memlekette günlerce süren coşkun sevinç
gösterilerine ve heyecanlı kutlamalara vesile oldu. Meclis, 19 Eylül 1921'de kabul
edilen bir kanunla, Türk Milletinin bir şükranı olarak Mustafa Kemal Paşa'ya
Mareşallık rütbesi ve Gazilik ünvanını verdi.
Sakarya Zaferi, dış ilişkilerimizde durumumuzun düzeltilmesine ve itibarımızın
artmasına yardımcı oldu. 9 Haziran 1921'den beri Ankara'da Fransız temsilcisi Franklin
Bouillon'la görüşmeler yapılmaktaydı. Bu görüşmeler, Sakarya zaferinden sonra, 20
Ekim 1921'de Ankara'da olumlu bir şekilde sonuçlanarak, Ankara İtilafnamesi adıyla
tarihe geçen bir antlaşmayla noktalandı. Sakarya zaferi, askerlik ve politika
bakımından da Kurtuluş Mücadelemizin önemli bir merhalesi oldu. Yunan ordusunun
taarruz kabiliyeti kırıldı.
BÜYÜK TAARRUZ, BAŞKOMUTAN MEYDAN MUHAREBESİ
Sakarya Savaşı'ndan sonra, kamuoyunda ve TBMM'nde taarruz için sabırsızlık baş göstermişti. Gazi
Mustafa Kemal Paşa, 4 Mart 1922'de Büyük Millet Meclisi'nin gizli bir toplantısında
endişe ve huzursuzluk duyanlara açıklamalar yapmıştı.
"Ordumuzun kararı, taarruzdur. Fakat bu taarruzu tehir ediyoruz. Sebebi,
hazırlığımızı tamamen bitirmeye biraz daha zaman lazımdır. Yarım hazırlıkla,
yarım tedbirlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten çok daha kötüdür"
diyerek bir taraftan zihinlerdeki şüpheyi bertaraf etmeye çalışırken, diğer
taraftan da orduyu son zaferi sağlayacak bir taarruz için hazırlıyordu. Haziran 1922
ortalarında, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, taarruza geçmek kararını
almıştı. Asıl amaç, yok edici bir meydan savaşı yapmak, düşmanı çabuk ve kesin
bir sonuç alacak şekilde vurmaktı. Mustafa Kemal Paşa, ordu birlikleri arasında bir
futbol maçı organize edilmesi bahanesiyle ordu komutanlarını Akşehir'e davet etti.
Böylece Yunanlıların ve İşgal Devletlerinin dikkatleri çekilmeyecekti. 28 Temmuz
gecesini, komutanlarla genel taarruz hakkında konuşarak geçirdi ve gereken direktifleri
verdi. Mustafa Kemal Paşa, daha sonra 20 Ağustos 1922'de Ankara'dan Akşehir'e giderek,
26 Ağustos 1922 Cumartesi sabahı düşmana taarruz emrini verdi. Çok gizli bir şekilde
yürütülen bu olayları kamuoyundan saklamak maksadıyla, 21 Ağustos'da Çankaya
köşkünde bir çay daveti verileceği gazete ve ajanslara bildirilmişti.
26 Ağustos sabahı Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, yanında Genelkurmay Başkanı
Fevzi Paşa(Çakmak), Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa (İnönü) ile birlikte
muharebeyi idare etmek üzere Kocatepe'deki yerini aldı. Büyük taarruz burada
başladı. Topçuların sabah saat 4:30'da taciz ateşi ile başlayan harekat, saat
5:00'de önemli noktalara yoğun topçu ateşi ile devam etti. Piyadelerimiz, Sabah
6:00'da Tınaztepe'ye hücum mesafesine yaklaşarak, tel örgüleri aşıp, Yunan askerini
süngü hücumu ile temizledikten sonra, Tınaztepe'yi ele geçirdiler. Bundan sonra, saat
9:00'da Belentepe, daha sonra Kalecik-Sivrisi düşmandan temizlendi. Taarruzun birinci
günü, sıklet merkezindeki 1. Ordu Birlikleri, Büyük Kaleciktepe'den Çiğiltepe'ye
kadar onbeş kilometrelik bir bölgede düşmanın birinci hat mevzilerini ele geçird. 5.
Süvari Kolordusu düşman gerilerindeki ulaştırma kollarına başarılı taarruzlarda
bulundu. 2. Ordu da cephede tespit görevini aksatmadan sürdürdü.
26 Ağustos günü Türk Ordusunun Büyük Taarruz'u, Genelkurmay Başkanlığı'nca
TBMM'ne bildirildi. Bu haber Meclis'i coşturdu ve heyecanlı gösterilere vesile oldu.
27 Ağustos Pazar sabahı gün ağarırken, Türk Ordusu bütün cephelerde yeniden
taarruza geçti. Bu taarruzlar çoğunlukla süngü hücumlarıyla ve insan üstü
çabalarla gerçekleştirildi. 27 Ağustos saat 18:00'de, Afyon 8. Tümen tarafından
kurtarıldı. Afyon kurtuluşun şanlı ve şerefli müjdesi olmuştu. Başkomutanlık
karargahı ile Batı Cephesi Komutanlığı karargahı Afyon'a taşındı.
28 Ağustos Pazartesi ve 29 Ağustos Salı günleri, başarılı geçen taarruz
harekatı ile düşmanın 5. Tümeninin çevrilmesi ile sonuçlandı. 29 Ağustos gecesi
durum değerlendirmesi yapan komutanlar, hemen harekete geçerek muharebenin süratle
sonuçlandırılmasını gerekli buldular. Düşmanın çekilme yollarının kesilmesi ve
düşmanı çarpışmaya zorlayarak, tamamen teslim olmalarını sağlama yolunda karar
aldılar. Karar süratli ve düzenli bir şekilde gerçekleştirildi. 30 Ağustos 1922
Çarşamba günü taarruz harekatı Türk Ordusunun kesin zaferi ile sonuçlandı. Büyük
Taarruz'un son safhası askeri tarihimize Başkomutan Meydan Muharebesi olarak
geçmiştir.
30 Ağustos 1922 Başkomutan Meydan Muharebesi sonunda, düşman ordusunun büyük
kısmı dört taraftan sarılarak, Dumlupınar'da Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın ateş
hatları arasında bizzat idare ettiği savaşta tamamen yok edilmiş veya esir
edilmişti. Böylece tasarlanan kesin sonuç beş gün içinde elde edilmiş ve
hazırlanan plan tam başarı ile uygulanmıştı. 30 Ağustos 1922'nin gurur verici
zaferi ile Mustafa Kemal, kaçabilen düşmanın takip edilmesini ve üç koldan Ege'ye
doğru ilerlemesini uygun buldu. "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri"
diyerek, tarihi emrini 1 Eylül 1922'de verdi. Yunanlılar, İzmir'e doğru kaçmaktaydı.
Başta Yunan Ordusu Başkomutanı Trikopis olmak üzere çok sayıda esir ele
geçirilmişti.
Ordumuz bu muharebede, on beş günde 400 kilometre katederek, 9 Eylül 1922 sabahı
İzmir'e girdi. Sabuncu Bel'den geçen 2. Süvari Tümeni, Mersinli yolu ile İzmir'e
doğru akarken, bunun solunda 1. Tümen de Kadife Kale'ye doğru yürüyordu. Bu Tümenin
2. Alayı Tuzluoğlu Fabrikası'ndan geçerek Kordonboyu'na ulaştı. Yüzbaşı Şeref
Bey Hükümet Konağına, 5. Süvari Tümenimizin öncüsü Yüzbaşı Zeki Bey
Kumandanlık dairesine, 4. Alay Komutanı Reşat Bey de Kadife Kale'ye bayrağımızı
çektiler.
İzmir'de askerlerimiz coşku içinde karşılandılar ve çiçek yağmuruna
tutuldular. Süvarilerimizin Kordon boyundan geçişi çok görkemli idi. Kurtuluş
zaferinin Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Paşa, İzmir'in kurtuluşunu Belkahve'den
seyretti. Türk Ordusunun, 400 kilometrelik bir mesafeyi savaşarak katedip İzmir'e
ulaşması içerde ve dışarda hayret ve takdir uyandırdı.
Büyük Türk zaferi karşısında endişeye düşen ve o anda da İstanbul ve
Çanakkale Boğazlarını işgal altında bulunduran İtilaf Devletleri, savaşı
durdurmayı ve Türklerin haklı isteklerini yerine getirmeyi kendi çıkarlarına uygun
buldular. Lord Kinross'a göre,"İngiltere, ciddi bir krizle karşı karşıya
bulunduğunu anlamaya başlıyor. Halk, Türklerle yeni bir savaştan korkuyordu". 11
Ekim 1922'de imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması'yla, silahlı çatışma
durdurulduğu gibi, Edirne dahil Trakya'nın da Türkiye'ye bırakılacağı ve bir ay
içerisinde Yunanlılar tarafından boşaltılacağı kabul edildi. Anadolu'da Yunan
politikasını yürüten İngiltere Başbakanı Lloyd George, bu gelişmeler üzerine
istifa etti. |