|
CUMHURİYET YILLARI
REFORMLAR VE
ATILIMLAR
SALTANATIN KALDIRILMASI
Mudanya Mütarekesi'nden sonra, Lozan Barış Konferansı için hazırlıklar
başlayınca, Osmanlı Hükümeti, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında
konferansa katılmak arzusunda olduğunu bildirdi. İtilaf Devletleri'nin, hala
İstanbul'da bir hükümet tanımak ve onu da Türkiye ile birlikte konferansa çağırmak
istemeleri ve bu hükümetin de, delegeleri beraberce seçmek için Büyük Millet
Meclisi'ne başvurması, Mustafa Kemal Paşa'yı harekete geçirdi.
Sadrazamı Tevfik Paşa'nın barış konferansında görüş ve sözbirliği, Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına çektiği telgraf, Mecliste tepkiyle karşılandı. Gerek
Mustafa Kemal Paşa'nın, 24 Nisan 1920 tarihli önergesinde ve gerekse 20 Ocak 1921
tarihli Anayasada egemenliğin millette olduğu ilan edilmişti.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ve pek çok milletvekilinin ortak teklifi 30 Ekim 1922
günü TBMM'de görüşülmeye başlandı. Önergede Saltanatın kaldırıldığı
belirtiliyordu. Saltanatla birleşmiş olan "halifelik" ise ondan ayrılacaktı.
Ateşli görüşmeler sırasında şu düşüncelerin Meclis Genel Kuruluna hakim olduğu
görüldü: Saltanat, Halifelikten ayrılsın ve kaldırılsın. Halifeyi biz seçelim;
-Saltanat ve Halifelik birbirinden ayrılamaz. Bu nedenle, eğer Saltanat kaldırılırsa
Halifelik de kalkmış olur ki, böyle bir durum düşünülemez. Görülen şuydu: Başta
Hüseyin Rauf (Orbay) Bey ve Refet (Bele) Paşa gibi, Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın yakın
arkadaşlarının bulunduğu bir grup, Halifeliğin Saltanattan ayrılamayacağını ileri
sürüyorlardı. Saltanatın kaldırılması hakkında kanun tasarısı, Türkiye Büyük
Millet Meclisi Karma Komisyonunda görüşülürken, hilafetle saltanatın
ayrılamayacağı düşüncesi ileri sürüldü. İlk grubun içinde bulunanlar ise böyle
bir ayrımın mümkün olduğunu belirtiyorlardı. Mustafa Kemal Paşa söz alarak,
tarihsel ve bilimsel açıklamalarda bulunarak, yüksek sesle şunları söyledi:
"Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye
müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla
alınır. Osmanoğulları zorla Türk Milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed
olmuşlardı (zorla el koymuşlardı). Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame
eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek,
hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir
emrivakidir. Mevzubahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız,
bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati
ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler (toplananlar) Meclis
ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat
usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir."
Mustafa Kemal Paşa'nın bu çok önemli ve tarihi konuşması sonunda, Karma
Komisyon'da, görüşülen teklif hemen kabul edilmiş ve ivedilikle Genel Kurulda
görüşülerek, 1 Kasım 1922'de 308 Numaralı karar olarak benimsenmiştir. Yeni
Türkiye'nin yeni temellerinin de bir ifadesi olan bu karar ile, hilafet ve saltanat
birbirinden ayrılmış, saltanat kaldırılmıştır. Ertesi gün, TBMM, Osmanlı
veliahdı Abdülmecid Efendi'yi halife seçmiştir. Böylece, çok önemli bir gelişme
sağlanmıştır. TBMM'nin Saltanatı kaldırma kararı, İstanbul Hükümeti tarafından
da benimsenmiştir. Hükümet istifa etmiştir. Devir ve teslim işlerine derhal
başlanmıştır. Bu tutum, Saltanatın kaldırılmasının beklendiğini de gösterir.
Saltanatın kaldırılma kararı üzerine, 17 Kasım 1922'de Sultan Vahidettin, İngiltere
himayesine sığınarak Malaya zırhlısı ile yurdu terketmiş ve Malta'ya gitmiştir.
Oysa Osmanlı tarihinde hiçbir padişahın düşmana sığınmak gibi bir tutum içine
girdiği görülmemiştir.
CUMHURİYETİN İLANI
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Kasım 1922'de aldığı tarihi kararında,
saltanata son vermiştir. Bu tarihi kararın da açık bir belirtisi olarak, 1921
Anayasası ile yeni siyasal rejime geçilmiştir. Ancak, Cumhuriyet resmen ilan
edilmemiştir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Nisan 1923'te seçimlerin yenilenmesine karar
vermiş ve yeni kurulan Meclis, Lozan'da elde edilen antlaşmayı onaylamıştır. Lozan
Barış Antlaşması'nın kabulü ve 6 Ekim 1923'te Türk Ordusunun İstanbul'a girmesi
ile Türk vatanının bütünlüğü gerçekleşmiş ve böylece bir devir kapanmış ve
yeni bir devir açılmıştır. Siyasal rejimin 23 Nisan 1920'den itibaren kaydettiği
gelişmelere uygun devlet şeklini bulmak da bir zorunluluk haline gelmiştir.
Cumhuriyet'in Kabulü 25 Ekim 1923 günü gelişen bir kabine bunalımı, Büyük
Millet Meclisi'nde çalışma güçlüğünü ortaya çıkardı. 28 Ekim 1923 günü
akşamına kadar kabine kurulamaması üzerine, Gazi Mustafa Kemal Paşa, Çankaya
köşkünde yemek sırasında arkadaşlarına; "Yarın Cumhuriyet ilan
edeceğiz" diyerek görüşünü açıklamıştır. 29 Ekim günü Halk Fırkası
Meclis Grubunda, Bakanlar Kurulunun oluşturulması konusunda tartışıldı. Sorun
çözülemeyince, Gazi Mustafa Kemal Paşa'dan düşüncelerini açıklaması istendi.
Mustafa Kemal Paşa, bunalımdan çıkış yolunu Anayasanın değiştirilmesi
zorunluluğu ile açıkladı. Cumhuriyetin ilanını hedefleyen tasarıyı da grubun
bilgisine sundu.
Grupta cereyan eden uzun müzakereler sonunda, Cumhuriyetin ilanı kabul edildi. Parti
Grubu'ndan sonra, Meclis toplanarak hazırlanan kanun tasarısını aynen kabul etti.
"Yaşasın Cumhuriyet" sesleri arasında gece saat 20.30'da Cumhuriyet ilan
edildi. Cumhuriyetin ilanı 1921 tarihli Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesine
dair 364 No.'lu Kanunun kabulü ile olmuştur. Bu kanunla, Anayasanın 1, 2 , 4, 10, 11 ve
12'nci maddeleri önemli ölçüde değiştirilmiştir. Bu önemli değişiklikler, 29
Ekim günü yapılmış ve aynı gün, Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılarak, Gazi
Mustafa Kemal Paşa oybirliğiyle yeni Türk Devletinin ilk Cumhurbaşkanı seçilmiştir.
HALİFELİĞİN KALDIRILMASI
1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılması ile, Sultan-Halife gibi, çifte görevi olan Osmanlı
hükümdarının elinden egemenlik hakları, devlet yetkileri alınmıştı. Eski Osmanlı
hükümdarına sadece, dini başkanlık yetkiler tanınmıştı. Hükümet, TBMM'nin
seçtiği Halife Abdülmecid Efendi'den, sadece Müslümanların Halifesi ünvanını
kullanmasını, gösterişli hareketlerde bulunmamasını istemişti. Abdülmecid, halife
seçildikten sonra kendisine verilen talimata aykırı olarak, "Halife-i
Müslimin" ünvanından başka sıfat ve ünvanlar taşıyarak, Cumhuriyet
hükümetinin talimatı dışına çıkmıştır.
Bazı politikacılar ise; "Hilafet aynı hükümettir, hilafetin hukuk ve
görevini iptal etmek hiç kimsenin hiç bir meclisin elinde değildir" diyerek,
Halife'yi, Padişah gibi yaşatmak istiyorlardı. Bu durum halifelik kurumu hakkında bir
an önce önlem alınmasını gerektiriyordu. Fakat Gazi Mustafa Kemal Paşayı
halifeliğin kaldırılması için zorlayan önemli sebep, Halife mevcut oldukça
Türkiye'de yapılması zorunlu olan sosyal ve laik karakterdeki devrimlerin
yapılamayacağı idi.
3 Mart 1924 tarihli, "Hilafetin ilgasına ve Hanedan-ı Osmaniye'nin Türkiye
Cumhuriyeti memalik-i hariciyesine çıkarılmasına dair kanun"la hilafet
kaldırılmıştır. Böylece, yeni Türkiye önemli bir adım daha atmıştır. Hilafetin
kaldırılmasının Türkiye'de ve dünyada geniş yankıları olmuştur. Hilafetin
kaldırıldığı 3 Mart 1924 günü, bir diğer kanunla da Şer'iye ve Evkaf Vekaleti
(Bakanlığı) kaldırılmıştır. Şer'iye ve Evkaf Vekaleti'nin kaldırılması sonucu,
bu vekalet tarafından yönetilen okullar ve medreseler de kaldırılmıştır. Ayrıca
aynı gün, Erkan-ı Harbiye-i Umumiye vekaleti de kaldırıldı. Böylece ordu siyaset
çatışmasının da önüne geçilmiş oldu. Tevhid-i Tedrisat kanunu da o gün kabul
edilmişti.
MİLLİ EĞİTİM
Atatürk, zaferden sonra, yeni Türkiye'nin kurulmasının eğitime dayandığı, en önemli ve
en onurlu görevin eğitim işleri olduğu ve milli eğitim işlerinde kesinlikle
başarıya ulaşılması gerektiği inancını taşıyordu. Her gittiği yerde,
katıldığı toplantıda, eğitimin temel ilke ve hedeflerini ortaya koymuş, cehaletin
eğitim yoluyla ortadan kaldırılabileceğini belirtmiş, öğretmenleri yüceltmiştir.
Daha Kurtuluş Savaşı yıllarında, Sakarya Savaşı'nın hazırlıkları sırasında
Atatürk 16 Temmuz 1921'de bir Maarif Kongresi topladı. Bu kongrede Türkiye Milli
Eğitim işlerinin bir programını hazırlamak amacıyla, milli kültürün önemini
belirtmiş ve milli eğitim sisteminin gereğinden söz etmiştir. "Şimdiye kadar
takip olunan tahsil ve terbiye usullerini milletimizin tarihi tedenniyatında
(gerilemesinde) en mühim bir amil olduğu kanaatindeyim. Onun için bir milli terbiye
programından bahsederken, eski devrin hurafatından ve evsaf-ı fıtriyemizle hiç de
münasebeti olmayan yabancı fikirlerden şarktan ve garptan gelebilen bilcümle
tesirlerden uzak, seciye-i milliye ve tarihimizle mütenasip bir kültür kastediyorum.
Çünkü deha-yı millimizin inkişaf-ı tammı ancak böyle bir kültür ile temin
olunabilir.
TEVHİDİ TEDRİSAT KANUNU
Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim birliği bir sistem olarak benimsenmiş
bulunmaktadır. Yeni Türkiye'nin kültür hayatında çok önemli bir aşamayı
başarıya ulaştıran Tevhid-i Tedrisat Kanunu, aslında büyük bir kültür hamlesidir.
Eğitimin birleştirilmesi ile, özellikle 19. yüzyıl sonlarından beri Türkiye
eğitiminde görülen medrese ve okul (mektep) diye devam eden ikililiğe son
verilmiştir. "Tevhid-i Tedrisat Kanunu" ile öğretim ve eğitim birliği
sağlanarak milli kültür birliğine yönelmek istenmiştir. Öğretim ve eğitime milli
ve laik bir karakter veren Tevhid-i Tedrisat Kanunu, milli gelişme tarihinde daima
büyük yer tutacak bir inkılabın da adı olmuştur.
3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu, öğretim ve eğitimin birliğini
sağlamakla beraber medreselerin de kaldırılmasını sağlamıştır. Keza 3 Mart 1924
tarihli, Şer'iye ve Evkaf Vekaletlerinin kaldırılmasına dair kanunla da, vakıfların
bağlı bulunduğu vekalet (bakanlık) kaldırıldığından ve Tevhid-i Tedrisat
Kanunu'nun üçüncü maddesi ile de Şer'iye ve Evkaf Vekaleti bütçesinde mektepler
(okullar) ve medreseler için ayrılan ödenek Maarif Vekaletine (Milli Eğitim
Bakanlığına) devredildiğinden, medreselerin kaderini tayin Maarif Vekaletine
bırakılmıştır.
2 Mart 1926'da kabul edilen, "Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun" Tevhid-i
Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) Kanunun ilkelerinin ışığı altında eğitim
hizmetlerini düzenlemiştir. Devletin izni olmadan hiç bir okulun açılmayacağını
öngören Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun aynı zamanda çağdışı bütün derslerin
okul müfredat programlarından kaldırılmasını da sağlamıştır.
YENİ HARFLERİN KABULÜ 
1 Kasım 1928'de Latin esasından alınan harfler, (Türk dilinin özelliklerini
belirten işaretlere de yer vererek) "Türk harfleri" adıyla 1353 Sayılı
Kanunla kabul edilmiştir. Yazı dilinde kullanılan Arap harflerinin yerine Türk
harflerinin alınmasını ifade eden Harf Devrimi yapılmıştır.
Arap harflerinin Türkler tarafından kullanılması, İslamiyet'in kabulünden sonra
başlamış ancak bu harfler, Türk diline hiç bir zaman uyamamıştır. Türkçe, Arap
harfleri ile kolay yazılıp okunamıyordu. Harf İnkılabının hedefi, okuyup yazmayı
kolaylaştırmak ve yaymak, modern öğretim ve eğitimin gerçekleşmesini sağlamaktı.
Harf İnkılabının ilk adımı, 20 Mayıs 1928'de 1288 sayılı kanunla, Arap
rakamlarının kullanılmasına son verilerek, uluslararası rakamların kabulü ile
başlamıştı.
Atatürk, 9 Ağustos 1928 gecesi İstanbul'da Sarayburnu Parkı'nda düzenlenmiş bir
şenlik sırasında, Harf Devrimini halka duyurmuştur; "Arkadaşlar, güzel dilimizi
ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Arkadaşlar, bizim güzel ahenkli,
zengin lisanımız (dilimiz) yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir. Asırlardan
beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve
anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak mecburiyetindeyiz. Lisanımızı
muhakkak anlamak istiyoruz. Bu yeni harflerle behemehal pek çabuk bir zamanda mükemmel
bir surette anlaşacağız ki, Milletimizin yazısıyla kafasıyla bütün medeniyet
aleminin yanında olduğunu gösterecektir. Vatandaşlar, yeni Türk harflerini çabuk
öğreniniz. Bütün millete, kadına, erkeğe, köylüye, çobana, hamala, sandalcıya
öğretiniz" demiştir. Harf Devrimi, büyük bir tarihi olaydır. Çünkü, sosyal,
kültürel ve siyasi alanda geniş yankıları olmuştur.
1 Kasım 1928'de Latin alfabesine dayalı yeni Türk Alfabesinin kabulünden sonra, 24
Kasım 1928'de yayımlanan Millet Mektepleri Talimatnamesi gereğince, yurdun her
köşesinde Millet Mektepleri açılmış, halka yeni harflerle okuma yazma
öğretilmiştir. Atatürk bu çalışmalara "Millet Mektepleri Başöğretmeni"
sıfatıyla katılmıştır.
TARİH
"Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa
değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır." K. Atatürk
Atatürk, milletimizi ve dünyayı eski bir tarih anlayışından, yeni bir tarih
görüşüne götürmek ve bu yolda araştırmalar yapmak için, 12 Nisan 1931'de Türk
Tarihi Tetkik Cemiyeti'ni (Türk Tarih Kurumu) kurmuştur. Türk Tarih Tezi diye bir tez
ortaya atılmıştır. Kültür alanında yeni bir tarih görüşünün ifadesi olan bu
teze göre; Türk milletinin tarihi şimdiye kadar yazıldığı gibi yalnız Osmanlı
tarihinden ibaret değildir. Türk'ün tarihi çok daha eskidir ve temasta bulunduğu
milletlerin medeniyetleri üzerine etki etmiştir.
Osmanlı Devletinin ümmet tarihi anlayışından, Türk milletinin kendi tarihine
kavuşması, millet tarihi anlayışını kabul etmesi zorunlu idi. Millet tarihi
anlayışını gerekli kılan özel sebepler de vardı.
Bunlar :
1- Türklerin sarı ırktan olduğuna dair dünyada yazılmış olan yanlış bilgiler.
2- Türklerin sarı ırktan gösterilmesinin bir sonucu olarak medeni kabiliyet ve
istidattan yoksun olduğu yolundaki hatalı görüş ve iddialar.
3- Türk toprakları üzerinde yabancıların tarihi iddiaları.
Aleyhimizde kullanılan silah, hep gerçeğe aykırı şekilde yazılan, değiştirilen
tarih idi. Tarihimizi gerçek yapısı ile ortaya koymak, Türklük ve ata yurdu hakkında
gerçek tarihi bilgileri dünya kamuoyuna duyurmak, Türk Tarihi araştırmalarının
amacı idi.
DİL DEVRİMİ 
Dil, milli yapıyı oluşturan, sağlamlaştıran ortak bağdır. Atatürk, Türk
Dilini kendi milli asil benliğine kavuşturmayı ve kendi benliği içinde
zenginleştirerek büyük bir kültür dili haline getirmeyi, 12 Temmuz 1932 tarihinde
Türk Dili Tetkik Cemiyeti'ni (Türk Dil Kurumu) kurarak gerçekleştirmeye
çalışmıştır. Tarih anlayışında olduğu gibi, milli kültürümüzün temeli olan
dilde de millileşmek bir zorunluluktu. Atatürk, dildeki bağımsızlığı siyasi
bağımsızlığın bir parçası sayıyordu.
Dil devrimi, Türk Devrimi'nin temel prensiplerine de uygun olarak dilde millileştirme
ve bu akıma güç kazandırma devrimidir. Atatürk, Türk Dili Tetkik Cemiyetini kurduğu
1932 yılında TBMM'ni açış konuşmasında; "Milli kültürün her çığırda
açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyeti'nin temel dileği olarak temin edeceğiz. Türk
dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için,
bütün devlet teşkilatımızın, dikkatli, alakalı olmasını isteriz", sözü
ile, dildeki gelişme ve sadeleşmeyi sadece toplumda bir akım olarak değil, yasama ve
yürütme organına da, düşen bir görev olarak göstermiştir.
Atatürk'ün 1932 yılında başlattığı dil devrimi çalışmalarına, milli
kültür politikasının gerekli kıldığı bir anlayışla eğilmiştir. Türkiye
Cumhuriyeti'nin devlet felsefesinin temelinde, Türk toplumunu çağdaş medeniyet
seviyesinin ön safına çıkarma amacı yer aldığına göre, dilimizin de uzun vadede
böyle bir medeniyet seviyesinin gerekli kıldığı bütün kelime, kavram ve terimleri
karşılayabilecek bir kültür dili durumuna getirilmesi gerekiyordu. Atatürk'ün
çabaları ile, Türkçe'nin bütün sorunları bir bütün olarak düşünülmüş,
sistemli bir şekilde başarılı çözümlere ulaştırılmaya çalışılmıştır.
GÜZEL SANATLAR 
Atatürk'e göre; "Sanat güzelliğin ifadesidir. Bu ifade sözle olursa şiir,
nağme ile olursa musiki, resim ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık,
bina ile olursa mimarlık olur."
Millet hayatında sanatın değerini takdir eden Atatürk; "Bir millet sanattan ve
sanatkardan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz." "Bir millet sanata ehemmiyet
vermedikçe büyük bir felakete mahkumdur" diyerek sanatın önemini, millet
hayatındaki rolünü açıklamıştır.
Atatürk, millet hayatında sanatın yerini ve değerini belirtmekle beraber, onun
korunmasını ve gelişmesini de sağlamıştır. Atatürk, her şeyden önce,
sanatçılara sanatçı ruhuyla elini uzatmıştır: "Sanatkar, toplumda uzun uğraş
ve çabalardan sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır."
Güzel sanatlar alanında Cumhuriyet döneminin ilk 15 yılında devrim sayılabilecek
çalışmalar yapılmıştır. "Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür"
diyen Atatürk, güzel sanatlar alanındaki çalışmaları bizzat yönlendirmiş,
başarılı sanatçıları ödüllendirmiştir.
Çok sesli Batı müziğinin ülkemizde yaygınlaştırılması temel ilke olarak
benimsenirken, geleneksel Türk Müziği türlerinin derleme, araştırma ve
geliştirilmesine önem verildi. 1924 yılı Eylülünde Ankara'da Musiki Muallim Mektebi
(Müzik Öğretmen Okulu) açıldı. 1936 yılında Ankara Devlet Konservatuarı'nın
açılmasıyla bu okul Gazi Eğitim Enstitüsü müzik bölümüne dönüştürüldü.
Ankara Devlet Konservatuarı, Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu müzik, tiyatro, opera, bale
sanatçılarını yetiştirmeye başladı. "Türk Beşleri" olarak tanınan
sanatçılar ilk sonat, senfoni, konçerto ve operalarını yazdılar. 1934 yılında ilk
Türk operası olan Ahmet Adnan Saygun'un Öz Soy ve Taşbebek operaları, Ankara
Halkevi'nde temsil edildi. Darülelhan'ın (İstanbul Belediye Konservatuarı) öğretim
programı yeniden düzenlendi. Türk müziği derslerinin yanında Batı müziği
derslerine de yer verildi.
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın temeli olan İstanbul'daki Muzıka-i
Hümayun Mart 1924'te Ankara'ya getirildi. Riyaset-i Cumhur Musiki Heyeti adını aldı.
1933'te bando bölümü orkestradan ayrıldı. Orkestranın şefliğini 1935 yılına
kadar Zeki Üngör ve Ahmet Adnan Saygun yaptı. 1935'te Alman Ernst Praetorius şefliğe
getirildi. Bu şefin yönetiminde orkestra büyük gelişme gösterdi.
Cumhuriyet ilan edildiğinde İstanbul'da Dar üln Bedayi ve bazı özel tiyatrolar
faaliyet halindeydi. Dar ül Bedayi, 1931'de İstanbul Belediyesi'ne bağlandı. 1934'te
ise adı "İstanbul Şehir Tiyatroları" oldu. Tiyatro ve operetleriyle büyük
ilgi çekiyordu. Tiyatro sanatının yurda yayılmasında Halkevlerinin büyük hizmetleri
görüldü. Ankara Halkevi sahnesinde Akın (1932), Çoban (1932), Mavi Yıldırım (1932)
oyunlarının ilk temsillerinde Atatürk de hazır bulundu. Ankara Devlet Konservatuarı
Tatbikat Sahnesi'nde gerçek anlamda ilk oyunların temsilinden sonra Ankara'da Devlet
Tiyatrolarının kuruluşuna giden yol açıldı.
Atatürk dönemi Türkiye'sinde plastik sanatlarda da büyük gelişme gözlendi.
1924'ten itibaren Sanayi-i Nefise Mektebi Ali'si mezunları Avrupa'ya gönderildi. Cevat
Dereli, Mahmut Cuda, Refik Epikman, Muhittin Sebati, Şeref Akdik ve Ali Karsan ilk
gönderilen sanatçılardandı. Sanayi-i Nefise Mektebi Alisi 1928'de Güzel Sanatlar
Akademisi adını aldı. 1932-1933 öğretim yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş
Bölümü açıldı. Atatürk, anıt ve heykel yapımına önem vererek, Cumhuriyetin
heykeltıraş kuşağının yetiştirilmesini destekledi.
1924 yılından itibaren resim ve heykel sergileri açılmaya başladı. Halkevleri
Resim ve Heykel Sergileri (1936-1938), Ankara Halkevleri Birleşik Resim Heykel Sergileri
(1937-1938) önemli sergilerdir. Atatürk tarafından 20 Eylül 1937'de açılan Resim ve
Heykel Müzesi bu alandaki çalışmalara verilen önemin son halkasıdır.
Sinema da Cumhuriyet döneminde büyük gelişme göstermiştir. Muhsin Ertuğrul
tiyatroda olduğu gibi sinema sanatının gelişmesinde de görev almıştır. Sinema
salonlarının sayısı artmış, uzun metrajlı ve konulu filmler çekilmiştir.
HALKEVLERİ 
Cumhuriyet Halk Fırkası'nın (CHP)'nın 10-18-Mayıs-1931 tarihleri arasında
toplanan 3. Kurultayında, Türk Ocakları'nın işlevini tamamladığı için
kapatılarak yerine, Halkevlerinin açılması kararlaştırıldı. Halkevlerinin
başlıca amaçları; Türk milletini yeni ülküler etrafında toplamak, halk arasında
kültür ve düşünce birliğini sağlamak, Atatürk devrimlerinin benimsenmesini
gerçekleştirmek, Cumhuriyetin kültür atılımını yapmak, kır-kent ve köylü-aydın
ikiliğini ortadan kaldırmak olarak özetlenebilir. 19 Şubat 1932'de ilk Halkevi
Ankara'da açıldı. 1931-1952 yılları arasında 478 Halkevi (biri Londra'da) 4322
Halkodası açıldı. CHP'nin desteğinde örgütlenen Halkevlerinin çalışmaları,
dokuz şube halinde düzenlendi: Dil-Edebiyat, güzel sanatlar, temsil, spor, sosyal
yardım, halk dershaneleri ve kursları, kütüphane ve yayın, köycülük, tarih ve
müze. Halkevleri 1952'de kapatılıp, 1960'ta tekrar açıldı.
ANAYASALAR
20 Ocak 1921 Anayasası (Teşkilatı Esasiye Kanunu)
20 Ocak 1921'de, TBMM tarafından kabul edilen ilk Anayasa (Teşkilatı Esasiye
Kanunu), TBMM'nin dokuz aylık çalışmasından ve uzun görüşmelerden sonra kabul
edilmiştir. Bu Anayasa, dağılan ve yok olan Osmanlı İmparatorluğu yerine yeni bir
devletin kuruluşunu hukuki yönden belirten ve varlığını sağlayan bir eserdir. Yeni
Anayasa aynı zamanda milli egemenliği hakim kılan ve vatanın kaderine milli
egemenliğin temsilcisi Büyük Millet Meclisi'nin el koymasını mümkün kılan ve onun
meşruluğunu da tanıtan, hukuki ve siyasi değeri olan bir belgedir.
20 Ocak 1921'de kabul edilen Anayasa, 23 asıl, bir de ayrı madde halinde iki kısım
olarak düzenlenmiştir. Genel esasları kapsamaktadır. Anayasanın kısa oluşu, o
devrin özelliğinden ileri gelmekteydi. Sadece olağanüstü şartları ve acil
ihtiyaçları karşılamak için, kısa ve özel bir anayasa hazırlanmıştı. 20 Ocak
1921 Anayasası bir geçiş dönemi anayasası olarak, Milli Mücadelenin çok dinamik
olağanüstü şartlarına uymakta ve demokratik niteliğinin yanı sıra ihtilalci
karakterini de korumaktaydı. Anayasanın ruhunda ve mantığında kuvvetler birliği
sistemi hakimdi. Milli iradeyi millet namına temsil eden tek yetkili organın, Türkiye
Büyük Millet Meclisi olduğunu belirtmektedir. Başkansız bir Cumhuriyet kuran bu
Anayasa ile milli irade Meclis tarafından tescil edilmekte ve yürütülmekte, böylece
kuvvetler birliği esası, kuvvetlerin şuurlu bir merkezde toplanmasını ve tek bir
iradeye bağlanmasını da şart kılınmaktadır.
20 NİSAN 1924 Anayasası
20 Ocak 1921 tarihli Anayasa (Teşkilatı Esasiye Kanunu) olağanüstü devrin,
olağanüstü şartları içinde çıkarılmış dinamik bir dönemin anayasası idi. Daha
sonra, şartlar değişmiş, Cumhuriyet ilan olunmuş, Türk devrimi aksiyon evresinden
yeniden düzenleme, reformlar evresine yönelmişti. Yeni Türkiye'nin yeni bir Anayasaya
ihtiyacı vardı. TBMM'nde çalışmalar ve müzakereler sonunda, 20 Nisan 1924'te 105
maddeden oluşan yeni Anayasa kabul edildi.
20 Nisan 1924'te kabul edilen yeni devletin ikinci Anayasası, Milli Mücadelenin
kazanılmasından ve Cumhuriyetin ilanından sonra, demokrasi ilkesine değer veren bir
anayasa olarak düzenlendi.
1924 Anayasası, dayandığı ilkeler bakımından, 1789 Fransız İhtilali'nden
itibaren gelişen ferdiyetçi ve hürriyetçi hukuki ve siyasi ideolojiyi temsil etmekte
ve aynı zamanda siyasi fikir akımlarının tarihi gelişmesinden de faydalanmaktadır.
Bu Anayasa hazırlanırken, 1921 tarihli Anayasanın dayandığı temel esaslardan
esinlenilmiştir. Milli egemenlik, tek meclis ve kuvvetler birliği ve meclisin
üstünlüğü prensipleri, 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu'ndan alınmış ve
geliştirilmiştir.
1924 Anayasası, egemenliğin yalnızca millete ait olduğu ve ancak TBMM tarafından
kullanılacağı esasına uygun olarak hazırlanmıştır. Egemenliğin kayıtsız
şartsız millete ait olması, ona bir diğer ilahi veya beşeri otorite ve makamın ortak
olamayacağını kabul etmek demektir. Bu ilkeyle egemenliğin milli niteliği 1924
Anayasasında daha belirli bir şekilde ortaya çıkmıştır. Kayıtsız ve şartsız
millet egemenliği düşüncesinden hareket eden Anayasanın siyasal sistemi, böylece
devlet içinde Büyük Millet Meclisi tarafından temsil olunan; tek kuvvet, tek meclis
ilkesine dayanmaktadır. 1924 Anayasası meclis hükümeti ile parlamenter hükümet
sistemi arasında bir köprü görevi görmüştür. 1924 Anayasası, 1921 Anayasasından
daha yumuşak bir kuvvetler ayrımına yer vermiştir. Milli egemenlik ve meclisin
üstünlüğü sistemini geliştirmiş, Anayasa alanını daha geniş ve yaygın bir
şekilde düzenlemiş, kamu özgürlüklerine geniş yer vermiştir.
ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ
1924 tarihli Anayasanın bazı maddeleri, 1924 yılından itibaren gelişen devrim
hareketlerine paralel olarak değiştirilmiştir. Bu değişiklikler siyasal rejimin
özellikleri ile çok yakından ilgilidir. Yapılan önemli değişiklikler; 1928, 1931,
1934 ve 1937 tarihlerinde olmuştur. Bu değişiklikler "Devletin dini İslam
dinidir." maddesinin kaldırılmasını, Cumhurbaşkanı - Milletvekili yeminindeki
dini ifadelerin çıkarılmasını, dini kararların TBMM'nce uygulanacağı maddesinin
iptalini, seçme yaşının 18'den 22'ye çıkarılmasını, kadınlara seçme ve seçilme
hakkının tanınmasını ve Cumhuriyet Halk Partisi programındaki altı ilkenin Anayasa
İlkeleri olarak kabul edilmesini, çiftçiyi topraklandırma ve ormanların
devletleştirilmesini içeren hükümler kapsamaktaydı.
Önemli Maddeler
Kanun No : 85 20/1/1337(1921)
Madde 1. Hakimiyet bila kayd ü şart milletindir. İdare usulü halkın
mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.
Madde 2. İcra Kudreti ve teşri selahiyeti milletin yegane ve hakiki mümessili
olan Büyük Millet Meclisi'nde tecelli ve temerküz eder.
Madde 3. Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve
hükümeti "Büyük Millet Meclisi Hükümeti" ünvanını taşır.
Madde 4. Büyük Millet Meclisi vilayetler halkınca müntehap azadan mürekkeptir.
Önemli Maddeler
Kanun No : 491 20.4.1340(1924)
Madde 1. Türkiye Devleti Bir Cumhuriyet'tir.
Madde 2. Resmi dili Türkçe'dir. Başkent Ankara'dır.
Madde 3. Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir.
Madde 4. Türk Milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve
millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır.
Madde 5. Yasama yetkisi ve yürütme erki Büyük Millet Meclisi'nde belirir ve
onda toplanır.
Madde 6. Meclis, yasama yetkisini kendi kullanır.
Madde 7. Meclis, yürütme yetkisini kendi seçtiği Cumhurbaşkanı ve onun tayin
edeceği Bakanlar Kurulu eliyle kullanır. Meclis Hükümeti her vakit denetleyebilir ve
düşürebilir.
Madde 8 Yargı hakkı, millet adına usul ve kanuna göre bağımsız mahkemeler
tarafından kullanılır.
KABUL EDİLEN KANUNLAR
3 Mart 1924'de yapılan kanuni düzenleme ile Hilafetle birlikte Şer'iye ve Evkaf
Bakanlıkları da kaldırılmıştır. Ayrıca yine aynı gün Tevhid-i Tedrisat Kanunu
ile (Öğretimin Birleştirilmesi) dini eğitime son verilmişti. Böylece milli eğitim
dönemi başlamıştır. Bu gelişmeler, hukukta laikliğe yönelmenin öncüleri
olmuştur. 8 Nisan 1924 tarihinde şer'i hukukun uygulayıcıları olan Şer'iye
Mahkemeleri kaldırılmıştır.
17 Şubat 1926'da kabul edilen Türk Medeni Kanunu ve 22 Nisan 1926'da kabul edilen
Borçlar Kanunu İsviçre'den, 1 Mart 1926'da kabul edilen Ceza Kanunu ise 1889 tarihli
İtalyan Ceza Kanunu'ndan alınarak yürürlüğü girmiştir. Bu kanunları 1927'de
yürürlüğe giren İsviçre'nin Neuchatel Kantonundan alınan Hukuk Muhakemeleri Usulü
Kanunu takip etmiş, 1929'da ise yürürlüğe giren 4 Nisan 1929 tarihli Ceza
Muhakemeleri Usulü Kanunu da Almanya'dan alınmıştır.
9 Haziran 1932 tarihli İcra ve İflas Kanunu'nun da büyük bir kısmı İsviçre'den
alınmıştır. Ticaret Kanunu ise muhtelif ülkelerin mevzuatından geniş ölçüde
iktibas edilerek hazırlanmış, Kara Ticareti diye adlandırdığımız birinci kitap
1926'da Deniz ticareti diye anılan ikinci kitap da 1929'da yürürlüğe girmiştir.
İdare Hukuk sahasında da Fransa örnek alınarak çeşitli kanunlar az çok
değişikliklerle alınmıştır.
17 Şubat- 1926'da kabul edilen Medeni Kanun, Türkiye'de laik bir özel hukuk
sisteminin başlangıcını teşkil etmiştir. Bu kanun ile toplumsal alanda kadın erkek
eşitliği sağlanmış, kadınlara istediği mesleği seçme hakkı verilmiş, resmi
nikah mecburi hale getirilmiş, tek eşle evlilik sistemi benimsenmiş, kadınlara miras
konusunda eşitlik ilkesi getirilmiş, boşanmalarda kadın güvence altına
alınmıştır. Ayrıca Medeni kanunla Patrikhanelerin din işleri dışındaki azınlık
haklarını kontrol yetkisi kaldırılmıştır.
İZMİR İKTİSAT KONGRESİ
23 Nisan 1920 de Ankara'da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, 2 Mayıs 1920'de
11 bakandan oluşacak hükümetin kurulması ile ilgili 3 numaralı kanunu kabul etmişti.
Bu hükümette bir de İktisat Bakanlığı bulunmaktaydı.
Hükümetin programında mali ve ekonomik meseleler üzerinde önemle durulacağı da
belirtilmişti. Ancak 1920-1922 yıllarında Türkiye, Kurtuluş Savaşı içinde
bulunduğundan, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin bu dönemdeki başlıca
amacı yurdu istiladan kurtarmaktı. Savaşın gerektirdiği nedenlerle de, hükümet o
sıralarda üretim ve endüstriye yatırım yapacak durumda değildi. Ancak yönetici
kadro zaferden sonra prensip olarak siyasi ve ekonomik bağımsızlığı öngörmüştü.
Lozan Konferansına ara verildiği sırada, İzmir İktisat Kongresi 1135 delege ile 17
Şubat - 4 Mart 1923'de toplandı. İzmir İktisat Kongresinde, Yeni Türkiye'nin ekonomik
sorunları tartışıldı. Ayrıca, Lozan'da devamı istenen kapitülasyonlar ve diğer
imtiyazların kabul edilmeyeceği ifade ediliyordu. Bu kritik devrede, ekonomik sorunları
düzenlemek için kararlar alan İzmir İktisat Kongresinde savaşlardan yorgun çıkan
halka, ekonomik yön vermek ve harap olan yurdu kalkındırmak için yapılması
gerekenleri tespit etmek amaçlanıyordu. İzmir İktisat Kongresi sonunda; kongreye
katılanlar oybirliği ile Misak-ı İktisadı kabul ederek, modern ve müreffeh Türkiye
için canla başla çalışmaya and içti.
Kongerede ;
- Hammaddesi yurt içinde olan endüstri kollarının kurulmasına,
- Özel Girişimcilerin Desteklenmesine,
- Yatırmcılara kredi sağlayacak bankaların kurulmasına,
- Günlük tüketim mallarına öncelik verilmesine,
- Önemli kuruluşların millileştirilmesine,
- Sanayii teşvik edici yasaların çıkarılması, özellikle gümrük tarifelerinin
milli sanayiin kalkınma ihtiyaçlarına göre değiştirilmesi,
- Yerli malların karada ve denizde ucuz tarife ile taşınması,
- Sanayi banka
TARIM
Büyük zaferin kazanılmasından önce, Mustafa Kemal Paşa, 1 Mart 1922 tarihinde
TBMM'yi açış konuşmasında köylü ve tarım sorunlarına eğilmiştir.
"Türkiye'nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde,
herkesten daha çok refah, mutluluk ve servete hak kazanmış ve layık olan
köylüdür." Atatürk, İzmir İktisat Kongresi'nde yaptığı konuşmada tarımın
önemi üzerinde durmuş; "Kılıç kullanan kol yorulur, fakat saban kullanan kol,
her gün kuvvetlenir." değerlendirmesini yapmıştır.
Köylünün en büyük sıkıntısı, aşar veya öşür denilen mahsulünün onda
birini vergi olarak ödemesiydi. Büyük bir mali fedakarlığı göze alan hükümet,
1925 Şubatında Aşar Vergisini kaldırdı. Böylece köylü ağır ve sıkıntılı bir
vergi sisteminden kurtulmuş oldu.
1925'te çıkarılan başka bir kanunla Hükümet, köylüyü topraklandırmak amacı
ile bedelini yirmi yılda ödemek üzere toprak dağıttı. Ziraat Bankası, küçük
çiftçilere kredi kolaylıkları tanımakla ve faiz haddini düşürmekle yararlı
hizmetler yaptı. Kooperatifçiliğe önem verildi. Tarım Kredi Kooperatifleri, Ziraat
Okulları ve Yüksek Ziraat Enstitüsü açıldı.
Köylüye yararlı olmak ve yardım sağlamak amacı ile tohum ıslah istasyonları,
numune çiftlikleri açıldı. Traktör kullanımı teşvik edilerek, ucuz alet ve makina
dağıtımı yapıldı. Atatürk çiftlikler kurarak ve modern yöntemler uygulayarak
çiftçilere örnek oldu.
SANAYİ 
Milli Mücadelenin sonucunda, İstanbul, İzmir ve Adana'da hurda bir durum arz eden
birkaç dokuma fabrikası ile İstanbul'da harap bir askeri fabrika, ülkenin sanayi
gücünü oluşturuyordu. Kalkınmak için sanayileşmek bir zorunluluktu. Sanayi
kuruluşlarını teşvik ve koruma amacıyla, 1927 yılında çıkarılan Teşvik-i Sanayi
Kanunu, sanayinin tanımını yapmakta ve sınıflara ayırmaktaydı. Her grup, kanunun
getirdiği muafiyetlerden taşıdığı önem derecesinde faydalanmaktadır. Teşvik-i
Sanayi Kanunundan faydalanılarak memlekette bazı sanayi kuruluşları kurulmuştur.
Ayrıca, 1929 yılından itibaren, yüksek gümrük tarifeleri uygulama imkanı, memleket
sanayiini dışarının rekabetinden koruyarak geliştirilmiştir.
Bu dönemde devlet, temel tüketim ve ara malları alanında ithal ikamesi sağlamak
amacıyla üç beyaz ve üç siyah projesine öncelik vermiştir. Un, şeker, pamuklu üç
beyazı: kömür, demir ve akaryakıt da üç siyahı temsil ediyordu. Bu temel malların
yurt içinde üretilmesi ile hem döviz tasarrufu sağlanacak, hem de dışa karşı bu
maddeler için bağımlılık kalmayacaktı.
Devlet bu dönemde, doğrudan sanayi yatırımlarına hemen hemen hiç iltifat
etmemiş, faaliyetini daha çok insan yetişmesine, eğitime ve altyapı yatırımlarına
yöneltmiş, sanayinin özel teşebbüs tarafından yaratılabileceğini varsaymıştır.
Bunun için de özel sermaye yatırımlarını teşvik edici tedbirlere başvurmuştur.
1931 yılında iktidar partisi CHP, özel sektör girişimlerinin ülke kalkınmasında
yetersiz kalması sonucu, programına devletçiliği almış, hazırlık ve çalışma
devresinden sonra, 1. Beş Yıllık Sanayi Planı'nı 1934 yılından itibaren uygulamaya
koymuştur.
Ancak, 1. Beş Yıllık Sanayi Planı'nın uygulanmasından önce, çok önemli
düzenlemeler yapmış ve yeni birtakım müesseseler kurulmuştur. 1933 yılında, Devlet
Sanayi Ofisi ile Türkiye Sanayi Kredi Bankası kaldırılarak bunların yerine Sümerbank
kurulmuştur. Sümerbank'ın faaliyetlerinin ana amacı, özel sektör sanayiinin kredi
ihtiyaçlarını karşılamak olmakla beraber, esas görevini sanayi planının
uygulanması teşkil etmiştir. Sümerbank, aynı zamanda daha sonra kurulan diğer devlet
kuruluşlarına da örnek olmuştur.
1935 yılında yeraltı kaynaklarının araştırılması için Maden Tetkik Arama
Enstitüsü (MTA), elektrik enerji kaynaklarının değerlendirilmesi için Elektrik
İşleri Etüd İdaresi (EİE), maden ve elektrik işletmelerini kurmak ve işletmek
amacıyla Etibank kurulmuştur.
1. Beş Yıllık Sanayi Planı'nda tekstil sanayii, kendir-kesen sanayii, demir-çelik
sanayii, sömikok fabrikası, porselen-çini sanayii, sudkostik, klor, suni ipek, selüloz
ve kağıt tesisleri, şeker sanayii, süngercilik ve gül sanayileri yer almıştır.
Planın uygulanmasına 1934 yılında başlanmış, planda öngörülen tesisler beş yıl
içinde tamamlanarak işletmeye açılmıştır. Yine bu devrede planda yer almayan askeri
fabrikaların modernizasyon ve genişletilmesine de devam edilmiştir. 1933-1938
yılları, Türk sanayiinin ilk ve planlı kuruluş safhasıdır. Planlı kalkınma,
teknik alanda iş gücü yaratmış ve toplum yaşantısına büyük ölçüde etki
yapmıştır. Özellikle toprağın verimini artıracak olan tekniğin tarıma
uygulanmasının, bütün bir endüstri hayatının gelişmesi ile mümkün olabileceğini
de ortaya koymuştur.
ULAŞTIRMA
Bir ülkenin ekonomik kaynaklarının iyi bir şekilde işletilmesi, verimlendirilmesi,
dış ticaretinin geliştirilmesi ancak, düzenli bir ulaştırma şebekesi ile
mümkündür. Ulaştırma, bir ülkenin siyasi, sosyal, kültürel hayatına etki
yaptığı gibi, o ülkenin milli birlik ve bütünlüğünün sağlanmasında da
başlıca rol oynar. Yeni devletin kuruluşundan 1938 yılı sonuna kadar, ekonomik
kalkınmayı sağlamada altyapıya önem verilmiş, bu amaçla demiryolu, karayolu ve
denizyolları öncelikle ele alınmıştır.
DEMİRYOLLARI
Yabancı şirketlerin elinde bulunan demiryollarını satın almak, devletleştirmek,
demiryolları politikasının ilk adımını teşkil etmiştir. İkinci adım ise, yeni
demiryolları yapmak olmuştur. Yurdu demiryolu ağlarıyla örmek, bir hükümet
politikası olarak, ısrarla ve başarı ile uygulanmıştır.
1927 yılında, Münakalat (Ulaştırma) Bakanlığına bağlı olarak Devlet
Demiryolları ve Limanları Umum (Genel) Müdürlüğü'nün kurulması ile devlet fiilen
demiryolu ve deniz yolu işletmeciliğine başlamıştır. 1929 yılında 5144 km.
uzunluğunda olan demiryollarının 2766 km.si devlete, 2378 km.si de yabancı şirketlere
ait bulunmakta idi. Yeni kurulan Genel Müdürlük, bir taraftan yeni demiryolu yaparken,
diğer taraftan da yabancı şirketlerin elinde bulunan hatların devletleştirilmesini
yüklenmiştir. Cumhuriyetin ilanından 1938 yılı sonuna kadar, oldukça kıt
kaynaklarla, her yıl ortalama 200 km. toplan 3360 km. demiryolu yeniden yapılmıştır.
Herhangi bir dış yardım sağlanmadan dar ve kıt imkanlarla demiryollarının
yapılması gerçekten başarılı bir olaydır.
KARAYOLLARI
Cumhuriyet Türkiye'sine Osmanlı İmparatorluğu'ndan intikal eden karayolu uzunluğu
18.335 km.'ye varmakta idi. Bu yolların 13.885 km.'lik kısmı harap ve tamire
muhtaçtı. Toprak düzeltilmesi sonucu geçişe müsait yolların uzunluğu ise 4.450
km'ye yaklaşıyordu Üzerinden yaz ve kış motorlu nakil vasıtalarının geçişini
sağlayan kasaba ve şehir yollarının yapımı, Cumhuriyet döneminde mümkün
olmuştur.
DENİZ YOLLARI
Denizyollarında gelişme çok yönlü olmuştur. Lozan Barış Antlaşması ile Türk
karasularında gemi işletme hakkı (Kabotaj hakkı) Türklere bırakılmış, böylece
yabancı uyruklu gemilerin yerine Türk yük ve yolcu gemileri almıştır. 1 Temmuz
1926'da Türk Kabotaj Kanunu yürürlüğe girmiştir. 1911'de Türk limanları arasında
ulaşımın ancak % 10'unu sağlayan ve 1909'da kurulan Osmanlı Seyrisefain İdaresi
Türkiye Cumhuriyeti'ne devredildikten sonra, Türkiye Seyrisefain idaresi adı altında
bir devlet hizmeti görmeye başlamıştır. Sahillerimizde yük ve yolcu taşınması
devlet ve özel teşebbüs eliyle yürütülürken, devletin bu alanı bir kamu hizmeti
sayarak müdahalesi ile, yolcu taşıma işi devlet tekeline bırakılmış, yük
taşımada devlet ve özel teşebbüs bir arada faaliyette bulunabilme imkanına
kavuşmuştur. Önce Deniz Bank (1938), daha sonra Devlet Deniz Yolları Genel
Müdürlüğü (1939) ve daha sonra Denizcilik Bankası (1952) adı ile anılan
kuruluşlar deniz ulaştırmasının gelişmesinde büyük rol oynamışlardır.
HAVAYOLLARI
1936 yılında Ankara-İstanbul arasında düzenli uçak seferleriyle Devlet Hava
Yollarının çalışmaları başlamıştır. Sonraları Türk Hava Yolları adını
alacak Devlet Hava Yolları, kısa sürede yurt dışı seferlerine de başlayarak büyük
gelişme göstermiştir.
SAĞLIK
23 Nisan 1920'de yeni devletin kuruluşundan itibaren, sağlık hizmetleri, ilk kurulan
hükümette bağımsız bir bakanlık tarafından yönetilmiştir. Böylece, Milli
Mücadelenin başlangıcında Ankara'da kurulan ilk hükümetin içinde, Sağlık ve
Sosyal Yardım Bakanlığı da yer almıştır Bakanlık, 1925 yılında hazırlamış
olduğu bir programla, sağlık sorunları üzerine dikkatle eğilmenin gereğini
duymuştur. 1930 yılında çıkarılan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ve 1936 yılında
çıkarılan Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı Teşkilatı ve Memurin Kanunu ve bu
kanunlara ek olarak çıkarılan kanunlarla, sağlık hizmetleri ve Bakanlığın merkez
ve taşra örgütü düzenlenmiş bulunmaktadır. Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı
kuruluşundan itibaren çok önemli hizmetler görmüştür. Bulaşıcı hastalıklara
karşı alınan köklü tedbirlerle verem, tarhom, frengi, sıtma kontrol altına
alınmış, çiçek, tifüs, veba, kolera gibi hastalıklar da ülkede pek görünmez
olmuştur.
Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi, memlekete hüküm süren hastalıklar ve bunların
sebepleri, mücadelede güdülecek yollar ve yöntemler hakkında incelemelerde bulunmak,
aşılar ve serumlar hazırlamak amacı ile yüksek bir bilim kuruluşu olarak 1931
yılında hizmete açılmıştır. Sağlık memurları, hemşire ve ebelerin
yetiştirilmesi amacıyla Cumhuriyetin ilanından sonra çeşitli okular açılmıştır.
Atatürk her yıl TBMM'yi açış konuşmalarında, sağlık sorunlarına önemle ve
ciddiyetle eğilerek, hükümete, konu ile ilgili yol gösterici direktifler vermiştir.
Atatürk 1 Kasım 1937'de TBMM'ni açarken Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı'nın
çalışma ve faaliyetleri hakkında dikkat çekici açıklamalar yapmakta ve
Bakanlığın çalışmalarından duyduğu memnuniyeti de dile getirmektedir.
"Kendine inkılabın ve inkılapçılığın çeşitli ve hayati vazifeler verdiği
Türk vatandaşının sağlığı ve sağlamlığı, her zaman üzerinde dikkatle
durulacak milli meselemizdir."
TEKKE VE ZAVİYELER
Osmanlı toplum ve eğitim hayatında önemli bir yere sahip olan tekke ve zaviyeler
zamanla yozlaşmış ve toplumsal alanda bölünme ve gruplaşmalara sebep olmuştu. Uygar
ve ileri bir millet olma amacını güden toplumumuz için tekke, zaviye, türbe ve
tarikat gibi engeller kaldırılması zorunlu kurumlardı. Atatürk, Kastamonu'da 30
Ağustos 1925'te söylediği bir nutukta türbelerin, tekkelerin ve zaviyelerin
kapatılmasının ve tarikatların kaldırılmasının işaretini vermiştir;
"Ölülerden medet ummak, medeni bir cemiyet için, şindir(lekedir). Efendiler ve ey
millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar
memleketi olamaz. En doğru en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır."
30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı kanunla tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması
kabul edilmiş ve birtakım unvanların kullanılması yasaklanmıştır. Kanun, bütün
tarikatlarla birlikte, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik,
babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber
vermek ve murada kavuşturmak amacıyla muskacılık gibi, eylem, unvan ve sıfatların
kullanılmasını, bunlara ait hizmetlerin yapılmasını ve bu unvanlarla ilgili elbise
giyilmesini de yasaklamıştır.
KILIK KIYAFET
Atatürk, 23 Ağustos 1925'te Kastamonu ve İnebolu'ya yaptığı seyahatlerde
şapkayı halka göstererek giysi devriminin ilk işaretini verdi. "Biz her nokta-i
nazardan medeni insan olmalıyız. Fikrimiz, zihniyetimiz, tepeden tırnağa kadar medeni
olacaktır. Medeni ve beynelmilel kıyafet milletimiz için layık bir kıyafettir onu
giyeceğiz." diyen Büyük Atatürk, 27 Ağustos 1925'te de İnebolu'da "Turan
kıyafetini araştırıp ihya eylemeye mahal yoktur. Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim
için, çok cevherli milletimiz için layık bir kıyafettir." diyerek, medeni
yaşayışa uyan kıyafetin kabulü gerekliliğini belirtmiştir. Atatürk'ün uyarması
üzerine daha 25 Kasım 1925 tarih ve 671 Sayılı Şapka Kanunu çıkmadan önce
vatandaşlar şapkayı giymiş ve bu yenilik, medeni kıyafet değişimi olarak halk
arasında iyi karşılanmıştı. Bundan sonra, cüppe ve sarık giymek yasaklanmış, bu
kıyafetleri giyme hakkı yalnız din adamlarına tanınmıştı.
SOYADI KANUNU
Kişinin soyadının bulunmaması toplum hayatında karışıklara neden oluyordu.
Ayrıca bu durum toplumsal ilişkiler bakımından da bir eksiklikti. Soyadı yerine
kullanılan baba adı, doğduğu memleketin adı ve kullanılan lakaplar, soyadının
toplumsal ilişkilerdeki rolünü oynayamıyordu.
21 Haziran 1934'te çıkarılan 2525 sayılı Soyadı Kanunu ile her vatandaşın öz
adından başka bir de, soyadı taşıması zorunlu kılındı. Soyadları Türkçe
olacaktı. Rütbe, memurluk, yabancı ırk ve millet adları ile ahlaka aykırı ve
gülünç kelimeler soyadı olarak kullanılmayacaktı.
Soyadı kanununun kabulünden sonra 24 Kasım 1934 yılında 2258 Sayılı Kanunla,
TBMM Türk milletinin bir şükran ifadesi olarak, Gazi Mustafa Kemal Paşaya Atatürk
soyadını vermiştir.
1934 yılında çıkarılan diğer bir kanunla da; "Ağa, Hacı, Hafız, Hoca,
Molla, Efendi, Paşa" gibi, eski toplum zümrelerini belirten unvanlar
kaldırılmıştır. Aynı kanunla yurt savunmasında, Milli Mücadelede gösterilen
başarılar karşılığı verilen madalyalar dışında, eski Osmanlı idarecilerinin
verdiği tüm nişan ve rütbeleri taşımak da yasaklanmıştır.
ÖLÇÜLER VE TAKVİM
Ölçülerde Değişiklikler
1 Nisan 1931 tarihinde çıkarılan 1782 Sayılı Kanunla, eski ağırlık ve uzunluk
ölçüleri değiştirilmiş; arşın, endaze, okka, çeki gibi hem belirli olmayan hem de
bölgelere göre değişen eski ölçüler kaldırılmıştır. Medeni ölçü sayılan
onlu yönteme uygun, metre ve kilogram gibi uzunluk ve ağırlık ölçüleri kabul
edilmiştir. Uzunluk ve ağırlık ölçülerinde yapılan bu değişiklikler, ülkede
ağırlık ve uzunluk ölçülerinde tek bir sistemin uygulanmasını sağladığı gibi
uluslararası ticari ilişkilerde de yararlı olmuştur.
Takvimde Değişiklik
Ayın hareketlerine göre ayları gösteren, saat, rakam ve tatil günleri, gerek
memleketin iç hayatında, gerekse dünya ile olan ilişkilerimizde büyük güçlük
çıkartıyor, çalışma hayatımızda karışıklıklara neden oluyordu. 26 Aralık 1925
tarihinde kabul edilen kanunlarla Hicri ve Rumi takvim kaldırılarak yerine Miladi
takvim, alaturka saat yerine de uluslararası saat kabul edildi. 20 Mayıs 1928'de de
uluslararası rakamlar yasallaştı.
Hafta tatili olarak kabul edilen cuma yerine, pazar gününün resmi hafta tatili
günü olması ise, 1935'te çıkarılan bir kanunla sağlanmıştır.
[ Atatürk İlkeleri
Milli
Savunma ve Emniyet Dış Politika
Önemli
Olaylar ]
|